Geçen hafta sonu Suriye'de Enerji Bakanlığı benzine yaklaşık yüzde 28, motorine yüzde 40, ev tipi tüp gaza yaklaşık yüzde 9 zam yaptı. Kararın ardından Halep, İdlib, Hama, Şam kırsalı, Dera, Rakka, Deyrizor ve Haseke başta olmak üzere ülkenin farklı bölgelerinde protestolar başladı; yollar kapatıldı, lastikler yakıldı. Rakka'da bazı sürücüler greve giderken, Şam'ı Halep'e bağlayan ana kara yolu M5'te ulaşım aksadı.

Gösteriler, Beşşar Esad'ın devrilmesinden bu yana Suriye'deki en geniş protesto dalgalarından biri olarak nitelendirildi. Enerji Bakanlığı da fiyatların sabit olmadığını, maliyet ve koşullar değiştikçe aşağı veya yukarı yönde yeniden değerlendirilebileceğini açıkladı. Suriye Halk Meclisi'nde de Enerji Bakanı'nın akaryakıt fiyatlarındaki artış konusunda milletvekillerine açıklama yapması gündeme geldi.

Bizde durum ne?

Akaryakıt fiyatının bu yıl kaç kez değiştiğini takip etmek bile başlı başına bir iş haline geldi.

Pompa fiyatını gördük, iç geçirdik, sosyal medyada iki cümle yazdık, sonra depoyu doldurup işimize gittik.

Aynı cümleyi birbirimize kurduk:

“Alıştık artık.”

Belki de meselenin tamamı tam burada.

Şok, damlama ve faturanın sahibi

Toplu tepkinin oluşması için insanların yalnızca aynı şeyden rahatsız olması yetmez. Aynı anda rahatsız olduklarını bilmeleri gerekir.

Tek kalemde yüzde 40'lık bir artış bunun için güçlü bir odak noktasıdır.

Herkes aynı gün aynı rakamla karşılaşır. Herkes komşusunun da aynı rakamı gördüğünü bilir.

Suriye'de 4 Eylül'deki fiyat artışından yalnızca dokuz gün sonra, 13 Eylül'de yeni bir artış geldi. Motorinin litre fiyatı 125'ten 175 Suriye lirasına yükseldi; 95 oktan benzindeki artış yaklaşık yüzde 28 oldu.

Türkiye'de ise akaryakıt fiyat değişimleri çoğu zaman daha küçük adımlara bölünerek gündelik hayatın içine dağılıyor.

Seksen kuruş tek başına odak noktası yaratmıyor.

Zaman içinde oluşan toplam yük çok daha yüksek bir noktaya ulaşsa bile insanlar çoğu zaman tek tek zamları görüyor.

Şok görünürdür, damlama normalleşir.

İnsan her gün aynı duvara çarpınca bir süre sonra acıyı değil, duvarı hesaba katmaya başlıyor.

Bir de faturanın üzerinde kimin adı yazdığı meselesi var.

Şam yönetimi son zamları küresel maliyetler, yakıt ithalatı ve Baniyas Rafinerisi'ndeki bakım çalışmaları gibi gerekçelerle açıklıyor. Fakat gerekçe ne olursa olsun, orada bir bakanın çıkıp bunu parlamentoda anlatması gündeme geliyor.

Türkiye'de ise pompa fiyatındaki değişim çoğu zaman kur, uluslararası petrol fiyatları, vergiler ve diğer maliyet unsurlarının teknik bir sonucu gibi algılanabiliyor.

Oysa formül ne kadar teknik görünürse görünsün, o formülün içinde siyasi tercihler de vardır.

Vergi bir doğa olayı değildir.

Asıl mesele bazen rakamın kendisinden çok, o rakamı kamuoyu önünde savunmak zorunda kalan bir ismin olup olmamasıdır.

Asıl mesele: aynı dertte buluşamamak

Türkiye'de ekonomik bir şikâyet, çoğu zaman kısa sürede siyasi bir tartışmanın parçası haline gelebiliyor.

Aynı zamdan şikâyet eden iki insan, aynı meydanda yan yana durmaktan çekinebiliyor. Çünkü ekonomik itiraz kısa sürede “hangi taraftasın?” sorusuna dönüşebiliyor.

Böylece ortak dert, ortak eylem üretmiyor.

Herkes aynı şeyden şikâyet ediyor.

Ama herkes başka yerde duruyor.

Bir de insanların kafasındaki maliyet listesi var.

İşini kaybetme endişesi, kamu çalışanıysan kariyer kaygısı, esnafsan ekonomik ilişkilerinin zarar görmesi... Bu beklentilerin ne kadarının gerçek, ne kadarının varsayım olduğu ayrı bir tartışma; ama hesaba giriyor.

İnsan bu hesabı bazen bilinçli olarak yapmaz.

Ama yapar.

Sonra da sokağa çıkmak yerine başka bir yol bulur.

Sandık bunlardan biridir.

Hane bütçesini kısmak bir diğeridir.

Arabaya daha az binmek, ikinci iş yapmak, aile desteğine başvurmak, daha ucuz bir eve taşınmak, büyük harcamaları ertelemek ya da gelecekte göç etmeyi düşünmek de başka yollarıdır.

Bunların tamamı aslında aynı şeyin farklı biçimleridir:

İtirazın görünmeyen kanalları.

Alışmak, razı olmak değildir

Burada önemli bir yanılgı var.

“İnsanlar alıştı” demek, “insanlar razı oldu” demek değildir.

Uzun süre yüksek enflasyonla yaşayan insan, fiyat değişimini zamanla gündelik hayatın arka plan gürültüsüne dönüştürebilir. Bu çoğu zaman bir karakter özelliğinden çok, hayatı sürdürebilmek için geliştirilen bir uyum biçimidir.

İnsan hayatını devam ettirmek zorundadır.

Fiyat arttığında her gün yeniden öfkelenerek yaşayamaz.

Öfkeden önce bütçesini değiştirir.

Daha az tüketir.

Ertelemeye başlar.

Borçlanır.

Ailesinden destek alır.

Başka bir iş arar.

Göç etmeyi düşünür.

Yani tepki ortadan kalkmaz.

Biçim değiştirir.

Bu yüzden sokakta görünmeyen tepkiyi yok saymak da hatalıdır.

“Ama biz onları yıllarca ağırladık”

Bir de bu tartışmada sık duyduğumuz bir cümle var:

“Ama biz onları yıllarca ağırladık.”

Suriyelilerin Türkiye'de barındırılması ve desteklenmesi, yıllar boyunca uygulanan bir devlet politikası ve kamu politikaları bütünüydü.

Fakat bunun karşılığında Deyrizor'daki bir çiftçinin kendi hükümetine sessiz kalma borcu doğmaz.

Üstelik bugün bu zamla boğuşanların bir bölümü, yıllarca Türkiye'de yaşamış ve şimdi ülkesine dönmüş insanlar.

Asıl mesele daha büyük:

Bir toplum ekonomik sıkıntıya ne zaman “dayanılması gereken hayat şartı”, ne zaman “itiraz edilmesi gereken kamu kararı” olarak bakmaya başlar?

Suriye'deki son protestolar bu açıdan yalnızca bir akaryakıt zammının hikâyesi değil.

Aynı zamanda toplumların ekonomik şoka verdiği farklı tepkilerin hikâyesi.

Bir yerde tek seferde yüzde 40'lık motorin zammı geniş çaplı protestoları tetikliyor.

Başka bir yerde fiyat değişimleri daha küçük adımlara bölünüyor ve yıllar içinde gündelik hayatın içine dağılıyor.

Ve sonunda herkes aynı cümleyi söylüyor:

“Alıştık artık.”

Belki de en tehlikeli yanlış anlama burada.

Alışmak, unutmak değildir.

Razı olmak hiç değildir.

Bazen yalnızca insanın hayatına devam edebilmek için öfkesini ertelemesidir.

Ertelenmiş sesin bir vadesi vardır.

Ve o vade, her zaman erteleyenin beklediği biçimde dolmaz. Bazen hiç ses çıkarmadan, sandık başında dolar.