Son zamanlarda gündemimize düşen her ağır mesele, ülkenin geleceğini ve toplumsal barışı doğrudan ilgilendiren bir kanun taslağı ya da tartışma başlığı kılığında karşımıza çıkıyor. "Barış", "bütünleşme", "normalleşme" sözcükleriyle süslenen adımlar ve masaya yatırılan hukuki metinler, herkesin zihninde tek bir soruyu tekrar tekrar canlandırıyor: Bu ülke nereye sürükleniyor?

Kırk yılı bulan bir kanlı dönemin izlerini, dökülen gözyaşlarını ve şehit emanetini bir kalem darbesiyle silmeye çalışan, hukukun dengesini bozabilecek formüller şimdi masada. Bir kesim "Analar artık ağlamasın, kan dursun, kaynaklar geleceğe akıtılsın" umuduyla bu sürece sarılırken, başka bir kesim haklı bir kuşkuyla, derin bir güvensizlikle "Adalet nerede?" diye soruyor.

Çünkü konu, sadece silahların gömülmesi ya da tek maddelik bir kanunla çözülecek kadar basit değil. Konu, bu ülkeyi ayakta tutan temel değerlerin, ortak paydaların, hepsinden önemlisi resmi dilin ve kamu düzeninin geleceğinin ne olacağıdır.

Şöyle bir hayal edin: Hastane koridorunda derdine derman bekleyen bir hasta, ona el uzatacak doktorla anlaşamıyor. Adliye kapısında hakkını arayan bir sanık, kararını verecek hakimle aynı sözcükleri paylaşamıyor. Nöbet tutan bir asker, komutanının emrini tam kavrayamıyor. Okul sırasında geleceğe hazırlanan bir çocuk, ortak konuşma dilinden yoksun büyüyor.

Bu manzaraya çoğulculuk mu, kültürel zenginlik mi denir? Hayır, denemez. Bunun gerçek adı, bir ulusu bir arada tutan harcı, yani "millet" bilincini, bilerek veya bilmeyerek gevşetmek, toplumu gözle görülmeyen duvarların ardına hapsetmektir.

Ama sadece devletin resmi dili olan Türkçeyi konuşan, bu topraklarda emeğiyle geçinen sıradan yurttaş bu tabloda nereye sığıyor? Kendi vatanında bir yabancı gibi hissetmeye başladığında, bu bedeli kim üstlenecek? Resmî dil, kimsenin ötekileştirilmediği, herkesin kanun önünde ve kamusal hayatta eşit buluştuğu ortak çatıdır; o çatı yıkılırsa altında kalan hepimiz oluruz.

Dünya tarihinden çıkan ders açık: Bir terör örgütüyle pazarlık ederek, hukukun evrensel ilkelerini bükerek, suça göz yumarak kalıcı bir huzur kurulamaz. Kuzey İrlanda'dan Kolombiya'ya uzanan deneyimler, toplumsal yaraların ancak adalet, şeffaflık ve eşit yurttaşlıkla iyileşebileceğini; taviz üstüne kurulan barışların ise her seferinde yeni bir kriz tohumu ektiğini gösteriyor.

Bugün "yeni bir dönem" veya "tarihi uzlaşma" diye pazarlanan bu adımlar, yarın bu topraklarda alevlenecek yeni çatışmaların fitili olmayacağının garantisi nerede? Bu adımların toplumsal barışa mı, yoksa birilerinin siyasal ömrünü uzatmasına mı hizmet ettiği sorusu da masada duruyor. Tarih, milletlerin hafızasından silinmeyen ağır faturalarla doludur.

İşin asıl kritik tarafı, bu hassas dönemin dışarıdan nasıl izlendiği ve kimin çıkarına hizmet ettiğidir. Osmanlı'nın son demlerinde büyükelçilikler, misyonerler ve emperyal aktörler nasıl "ayrı milletler" söylemiyle mezhep ve etnik hatları kaşıyıp devleti içten çözdüyse; bugün ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack'ın bile açıkça Osmanlı'nın "millet sistemi"ni hatırlatarak "yeni bir diyalog" çağrısı yapması, bu coğrafyada tarihin aynı sayfasının yeniden açılmak istendiğinin bir işareti olarak okunabilir. Osmanlı'yı dün "hasta adam" ilan edip bölenler, bugün başka araçlarla Türkiye'nin bütünlüğünü hedef alıyor.

Türkiye Cumhuriyeti dili, bayrağı, üniter yapısı ve adalet anlayışıyla bölünmez bir bütündür. Bu bütünlüğü ayakta tutmanın yolu, dışarıdan fısıldanan formüllere kanmak ya da hukuku eğip bükmek değil; suçun hesabının sorulması, yurttaşın adalete olan güveninin yeniden kurulması ve ortak dilimiz Türkçe etrafında sıkı sıkıya kenetlenmekten geçer.

Hiç unutmayalım: Ortak dilini, ortak hukukunu ve ortak vicdanını yitiren bir millet, içerideki gaflet ile dışarıdan gelen hesaplar arasında geleceğini de yitirme tehlikesiyle yüz yüze gelir. Birilerinin siyasal ömrünü uzatma hesabı, bu milletin ortak geleceğinin önüne geçmemeli. Bugün, günü kurtarmaya çalışmanın ya da başkalarının kurduğu senaryoya figüran olmanın günü değil; asırlardır süren kardeşliği, ortak sağduyuyu ve yılmaz millî bilinci geleceğe taşımanın günüdür.