Gelecek kaygısı, insan olmanın ve yarını öngörebilme yetisinin doğal bir sonucu olsa da hayatın hangi döneminde olursak olalım, hepimiz bilinmezliklerle ve kontrolümüz dışındaki risklerle yaşarız. Ancak Türkiye'de bu duygu artık bireysel bir psikolojik durum olmaktan çıkmış; ekonomik, sosyal ve siyasal koşulların beslediği yapısal bir toplumsal krize dönüşmüştür. Enflasyonun satın alma gücü üzerindeki baskısı, barınma maliyetlerindeki artış ve gelirlerin aynı hızda yükselmemesi, gibi durumlar geleceği planlamayı her geçen gün daha zor hale getiriyor.

Yüksek enflasyon, gelir dağılımındaki bozulma, iş gücü piyasasındaki belirsizlikler, barınma sorunu ve sosyal güvenlik sistemine duyulan güvenin zayıflaması, toplumun her kesiminin geleceğe ilişkin umutlarını aşındırmaktadır. Bugün Türkiye'de insanlar yalnızca geleceklerini değil, yarın sabahı bile planlamakta zorlanmaktadır.

Gençler: Diplomadan Bavula

Gelecek kaygısını en ağır yaşayan kesim hiç kuşkusuz gençler. Üniversite diplomasının istihdam garantisi olmaktan çıkması, liyakat yerine farklı ölçütlerin öne çıktığına dair yaygın kanaat ve giderek daralan ekonomik fırsatlar, gençlerin umutlarını tüketmektedir.

Yeni mezunlar çoğu zaman asgari ücret seviyesinde işlere razı olmak zorunda kalırken, artan kira fiyatları ve yaşam maliyetleri nedeniyle kendi hayatlarını kurmayı dahi ertelemektedir. Ev sahibi olmak bir yana, tek başına kiraya çıkmak bile birçok genç için ulaşılamaz bir hedefe dönüşmüştür.

TÜİK'in 2025 verilerine göre 15-24 yaş grubunda genç işsizlik oranı %15,3 seviyesinde bulunurken, ne eğitimde ne istihdamda olan (NEET) gençlerin oranı ise %23,3'e ulaşmıştır. Genç kadınlarda bu oran %30'un üzerine çıkmaktadır. Bu veriler, her dört gençten yaklaşık birinin ne eğitim sisteminde ne de iş gücü piyasasında yer alabildiğini göstermektedir.

Son yıllarda yapılan MAK Danışmanlık, IPSOS ve Gençlik Araştırmaları gibi pek çok kamuoyu araştırması, Türk gençliğinin %60 ila %70'inin fırsat bulduğu takdirde yurtdışına yerleşmek istediğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Beyin göçü artık yalnızca yüksek nitelikli çalışanların tercihi değil; umudunu yurt dışında arayan bir kuşağın ortak refleksi haline gelmiştir.

Çalışanlar: Hayat Kurmak mı, Hayatta Kalmak mı?

Çalışma çağındaki milyonlarca insan için gelecek planı yapmak giderek lüks hâline geliyor. Enflasyon karşısında eriyen ücretler, güvencesiz çalışma biçimleri ve artan borç yükü, uzun yıllar toplumun omurgasını oluşturan orta sınıfı hızla zayıflatmaktadır.

Bugün çalışanların önemli bir kısmı sıklıkla gündeme gelen maaş artışlarını refah artışı olarak değil, satın alma gücündeki kaybını telafi etme olarak görüyor.

İş güvencesine ilişkin kaygılar da bu tabloyu daha da ağırlaştırırken, kazançların enflasyon karşısında hızla erimesi, çalışanların uzun vadeli yatırım, konut edinme hayalini veya çocuklarının geleceğine yönelik planlarını sürekli ertelemelerine neden oluyor.

"Yarın işimi kaybeder miyim?", "Çocuğumun eğitim masraflarını karşılayabilecek miyim?", "Kira artışıyla nasıl baş edeceğim?" soruları artık bireysel kaygılar değil, ortak toplumsal endişeler oldu.

Saha araştırmaları da genç profesyonellerin ve çalışan nüfusun büyük bölümünün ekonomik bağımsızlığını kuramadığını, gelirlerinin temel yaşam giderlerini karşılamakta yetersiz kaldığını ortaya koymaktadır. Sürekli alarm halinde yaşamak ise zamanla kronik tükenmişliği normalleştirmektedir.

Emekliler: Dinlenme Yıllarından Geçim Mücadelesine

Emeklilik, hayatın emeğin karşılığının alındığı en huzurlu dönemi olmalıdır. Türkiye'de ise birçok emekli için bu dönem, dinlenme dönemi olmaktan çıkarak geçim mücadelesinin devam ettiği yeni bir çalışma evresine dönüşmektedir.

Yetersiz emekli aylıkları nedeniyle milyonlarca kişi temel gıda ihtiyaçlarını karşılamakta, ilaçlarını temin etmekte veya sağlık hizmetlerine erişmekte zorlanmaktadır. Emeklilerin önemli bir kısmı yeniden çalışmak zorunda kalırken, çalışamayanlar ise çocuklarına yük olma endişesiyle yaşamaktadır.

Ekonomik sıkıntılar yalnızca gelir kaybı yaratmıyor; aynı zamanda sosyal hayattan kopuşu, yalnızlığı ve umutsuzluğu da beraberinde getiriyor. Dünya Mutluluk Raporu gibi uluslararası göstergelerde Türkiye'nin yaşam memnuniyeti ve ekonomik güven algısında gerilerde yer alması, bu tablonun yalnızca bireysel gözlemlerden ibaret olmadığını göstermektedir.

Sonuç

Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca milli geliriyle değil, vatandaşlarının geleceğe duyduğu güvenle ölçülür. Gençlerin bavullarını hazırladığı, çalışanların ay sonunu hesapladığı, emeklilerin ise ay başını beklediği bir toplumda ekonomik göstergeler ne söylerse söylesin, geleceğe olan güven aşınmıştır.

Türkiye'de gelecek kaygısı artık bireysel bir ruh hâli değil; toplumsal bir ortak duygudur. Çünkü bugün Türkiye'de insanlar yalnızca "yarın ne olacak?" diye sormuyor. Daha ağır bir soruyla karşı karşıya kalıyorlar:

"Bugünü kurtaramazken yarını nasıl kuracağız?"

Bir ülkenin en büyük serveti doğal kaynakları ya da bütçe büyüklüğü değildir; vatandaşlarının geleceğe duyduğu güvendir. İnsanlar çocuklarının daha iyi yaşayacağına inanıyorsa umut vardır. Eğer her kuşak bir öncekinden daha fazla endişe taşıyorsa, asıl kriz ekonomide değil, geleceğe olan inancın yitirilmesindedir.

Ve belki de bugün Türkiye'nin en büyük sorunu budur: İnsanların yalnızca yarınlarını değil, umutlarını da planlayamaz hâle gelmiş olmasıdır. Çünkü yarını olmayan toplumlar, bugünü de sağlıklı yaşayamaz.

İşte tam da bu yüzden Türkiye, giderek yarını olmayan bugünlerin ülkesi olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu tehlike yalnızca ekonomik değil; toplumsal güveni, aidiyet duygusunu ve ortak geleceğe olan inancı da aşındırmaktadır. Geleceğini planlayamayan bireylerden oluşan toplumlar, zamanla yalnızca umutlarını değil, kalkınma iradelerini de kaybetmeye başlar. Çünkü bir ülkenin en büyük sermayesi para değil, geleceğe güvenle bakabilen insanlarıdır.