Bir banka iPhone kiralamaya başladı.

İlk bakışta “yenilikçi finansal hizmet” olarak sunulabilecek bu gelişme, aslında çok daha temel ve rahatsız edici bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Bir bankanın işi telefon kiralamak mı?

Bugün telefon kiralayan banka, yarın ne yapacak?

Altın mı satacak? Takı mı kiralayacak? Ev mi kiralayacak? Otomobil mi alıp satacak? Mobilya mı pazarlayacak?

Soruyu abartılı bulanlar olabilir. Ancak son yıllarda Türk bankacılığının geldiği noktaya bakıldığında, bu soruların hiç de yersiz olmadığı görülüyor. Çünkü bankalar uzun zamandır yalnızca bankacılık yapmıyor. Mevduat toplamak ve kredi vermek artık birçok banka açısından işin sadece bir bölümü haline gelmiş durumda. Asıl mesele, bankacılık faaliyetlerinin çevresine sürekli yeni gelir alanları eklemek.

Bunun en çarpıcı örneğini ise yıllardır sigortacılıkta görüyoruz.

Türkiye'de bankacılar, özellikle son on yılda, adeta bankacı değil sigorta satış temsilcisi gibi çalıştırılıyor. Bir taraftan kredi hedefi, mevduat hedefi, müşteri kazanım hedefi veriliyor; diğer taraftan önlerine ağır sigorta satış hedefleri konuluyor.

Şubedeki bankacı müşterisine kredi mi verecek, mevduat mı toplayacak, finansal danışmanlık mı yapacak, yoksa günün önemli bölümünü poliçe satmak için mi harcayacak?

Bugün birçok bankacının en büyük çalışma baskılarından biri, doğrudan bankacılık faaliyetiyle ilgisi olmayan ürünlerin satış hedefleri.

Üstelik burada bankaların iştahını kabartan şey çok açık: Yüksek kâr marjı ve düşük risk.

Bazı sigorta ürünlerinde bankaların elde ettiği komisyon ve gelirler son derece cazip. Kredi vermenin riski var. Mevduat toplamanın maliyeti var. Likidite yönetimi var. Sermaye yeterliliği var. Tahsil edilemeyen krediler var.

Ama poliçe satışında banka açısından bunların hiçbiri yok.

Satışı yap, komisyonu al.

Riskin önemli bölümü başka kurumun bilançosunda. Gelir ise bankanın hanesine.

Bu nedenle bankacılar için sigorta, yıllar içinde yan faaliyet olmaktan çıktı; adeta ayrı bir ana faaliyet alanına dönüştü.

Ve bunun bedelini hem müşteriler hem de bankacılar ödüyor.

Müşteri bankaya kredi çekmek için gidiyor, karşısında sigorta paketleri buluyor. Mevduat için gidiyor, başka ürün teklifleriyle karşılaşıyor. Kart için gidiyor, farklı hizmetler öneriliyor.

Bankacı ise bankacılık yapmaktan giderek uzaklaşıyor.

Çünkü hedef sistemi neyi ödüllendirirse çalışan da ona yönelmek zorunda kalıyor. Performans sistemi kredi kalitesinden, müşteri memnuniyetinden veya sağlıklı finansal danışmanlıktan çok satış adedini ölçmeye başladığında, şubedeki bankacı da doğal olarak satış makinesine dönüşüyor.

Şimdi bu tabloya telefon kiralamayı da ekliyoruz.

Elbette teknoloji değişiyor. Bankalar dijitalleşiyor. Finansal kurumların yeni gelir modelleri geliştirmesi de tek başına eleştirilecek bir durum değil.

Ancak burada sınır nerede?

Bankalar her kârlı gördüğü sektöre girerse, bankacılığın asli fonksiyonu ne olacak?

Bir bankanın bilançosunu büyütmek için mevduat toplaması, kredi vermesi, yatırım ve ödeme hizmetleri sunması gerekirken; şube çalışanlarının önüne sigorta, telefon, abonelik, üyelik ve benzeri satış hedefleri koymak ne kadar sağlıklı?

Daha da önemlisi, bu işin sonu nerede?

Bugün telefon kiralama “ekosistem hizmeti” olarak anlatılır. Yarın otomobil alım satımı da aynı gerekçeyle savunulur. Sonra konut kiralama, elektronik eşya satışı, altın ve takı ticareti gelir.

Her sektörün kendine ait uzmanları, şirketleri ve riskleri vardır. Bankanın her işe girmesi, ekonominin daha verimli çalıştığı anlamına gelmez.

Tam tersine, bankaların sahip olduğu müşteri verisi, dağıtım ağı ve finansal gücü kullanarak her kârlı alana girmeye başlaması, asıl işi yapan şirketler açısından da ciddi bir rekabet sorunu yaratabilir.

Asıl mesele ise şu: Türkiye'de bankacılar ve müşteriler artık bankaların bu bitmeyen “ek gelir” iştahından yoruldu.

Bankacı yoruldu, çünkü önüne sürekli yeni satış hedefleri konuluyor.

Müşteri yoruldu, çünkü bankaya her girdiğinde kendisine yeni bir ürün satılmaya çalışılıyor.

Ve herkesin sorması gereken soru giderek daha yüksek sesle ortada duruyor:

Bankalar bankacılık yapmayı ne zaman yeniden hatırlayacak?

Telefon kiralamak elbette mümkündür. Bir banka isterse bunu iştirakiyle, dijital platformuyla veya farklı bir ticari modelle yapabilir.

Ama mesele “yapabilir mi?” değildir.

Mesele, “yapmalı mı?” sorusudur.

Çünkü bankaların bugün en büyük ihtiyacı yeni bir telefon kiralama ürünü değil; müşterinin bankaya girdiğinde karşısında satış hedefleri altında ezilmeyen, gerçekten bankacılık yapan bir bankacı bulabilmesidir.

Bankacılığın yeniden bankacılık olduğu bir sistem, hem çalışan hem müşteri için bugün olduğundan çok daha kıymetlidir.