Fon vurgunlarının, yolsuzlukların gölgelediği asıl gerçek, Cumhuriyet’in borçlara teslimiyetidir. İçini ve öneminin boşaltılmasıdır.
Bazı binalar taştan yapılmaz. Bir milletin alnına yazılır.
İstanbul’da, bugün lise olarak duran o ağır kapının ardında bir zamanlar yedi kişilik bir meclis otururdu. İngiliz, Fransız, Alman, Avusturyalı, İtalyan, Hollandalı… ve bir Osmanlı. Başkanlık sırası Avrupalıdaydı. Onlar konuşur, bu toprakların tuzu, tütünü, ipeği, damga pulu, balık resmi onların masasına düşerdi. Devletin cebi ikiye ayrılmıştı: biri milletin, biri alacaklının. İkincisi daha düzenli, daha disiplinli, daha “modern” çalışırdı. Buna Düyûn-ı Umûmiye denirdi. Genel borçlar. Aslında genel teslimiyet.
Kırım Savaşı’nın tozu henüz kalkmamışken, 1854’te alınan o ilk dış borç, bir felaket habercisiydi. Sonra borç, borcun faizini ödedi; faiz, yeni borcu doğurdu. 1875’te ödeme durdu. 1881 Muharrem Kararnamesi geldi. Borç indirildi, evet; ama indirilen şey rakam değildi. İndirilen, iradeydi. Tuz tabağına konan ekmeğin üstünden vergi toplayan el, artık İstanbul’daki Maliye Nezareti’nin eli değildi. Anadolu’da tütün eken köylünün tarlasına Reji kolcusu inerdi. Kaçakçılıkla mücadele adı altında, kendi toprağında yabancı imtiyazın nizamı yürürdü.
O idare, Osmanlı maliyesinin yanına ikinci bir maliye kurmuştu. Personeli zaman zaman devletinkinden kalabalıktı. Gelirin üçte birine yakınını tutardı. Bütçe hazırlar, tahsil eder, dağıtırdı. Görünüşte Osmanlı mührü vardı. Özünde alacaklının saati işlerdi.
Cumhuriyet o kapıyı kapattı.
Lozan, Düyûn-ı Umûmiye’nin vergi toplama yetkisini kesti. Ankara, “devlet içinde devlet”i tanımayı reddetti. Ama borç defteri yanmadı. İmparatorluktan kalan yükün aslan payı bu topraklara düştü. Genç Cumhuriyet, yoksulluğun, savaşın, yangının içinde o faturayı omuzladı. Son taksit 25 Mayıs 1954’te ödendi. İlk borçtan tam bir asır sonra. O gün, yalnızca bir havale bitmedi. Bir utanç tasfiye edildi.
Bugün Türkiye’de yabancı bir komisyon tuz tekeline, damga puluna, gümrüğe elkoymaz. Mecliste yedi Avrupalı üye oturmaz. Anayasa hâlâ milletin iradesini yazar. Bu fark küçümsenemez. Düyûn-ı Umûmiye’nin asıl zehri, rakam değil; kararın el değiştirmesiydi. Vergiyi kimin koyduğu, kimin topladığı, kimin önce ödendiği meselesiydi.
Ama tarih, aynı sahneyi aynı kostümle tekrar etmez. Bazen sahne değişir, tuzak aynı kalır.
Bugünün Türkiye’si, Osmanlı’nın 1881’indeki gibi bir vergi idaresini teslim etmiş değildir. Buna rağmen dış borcun gölgesi uzundur. Yüz milyarlarca dolarlık yükümlülük, kısa vadeye yığılan ödemeler, rezervin ne kadarının “gerçekten bizim” olduğu tartışması, rating notunun bir cümlesiyle piyasaların titremesi… Bunlar Düyûn-ı Umûmiye değildir. Fakat aynı aileden gelen hislerdir: “Kendi evinde, başkasının takvimine bakmak.”
Dün tütün ve tuzdu. Bugün döviz, enerji, sıcak para, faiz farkı, tahvil fiyatı. Dün kolcu tarlaya inerdi. Bugün sermaye bir gecede çıkar. Dün meclis yediliydi. Bugün görünmez, dağınık, çok uluslu, algoritmalı. Daha kibar. Daha teknik. Daha “piyasa”. Ama soru değişmez: Bu ülke, yarın sabah kendi gelirini önce kime ayıracağını kendi mi kararlaştırıyor?
Cumhuriyet’in en büyük vaadi bağımsızlık değildi yalnızca. Bağımsızlığın maliyeti ödense bile iradenin içeride kalmasıydı. Atatürk’ün Düyûn-ı Umûmiye’ye bakışı sentimental değildi; soğuktu. Şarta bağlanmış borcun, bir gün toprağın altındaki madeni, üstündeki vergisi, hatta siyasi duruşu ipotekleyebileceğini biliyordu. Onun için fabrikayı, demiryolunu, milli bankayı, denk bütçeyi birer şiir gibi değil, birer siper gibi gördü.
Vurgu, nostalji değil.
Vurgu şudur: Düyûn-ı Umûmiye bir bina değildi. Bir alışkanlıktı. Üretmeden yaşamak, borçla gurur taslamak, faizle gün kurtarmak, sonra “başka çaremiz yoktu” demek. Sarayın avizesi parlarken köylünün tütünü Reji’ye giderdi. Bugün de büyüme rakamları parlarken asıl soru şudur: Bu büyümenin sahibi kim? Emeğin mi, ithalatın mı, sıcak paranın mı?
Cumhuriyet, o kapıyı bir kez kapattı diye sonsuza dek kilitli kalmaz. Her kuşak kendi Muharrem’ini yaşayabilir. Fark, kararnameyi imzalayanın yabancı olması değil; milletin kendi eliyle iradesini parçalara ayırmasıdır.
Düyûn-ı Umûmiye’nin binası hâlâ duruyor. Çocuklar orada ders okuyor. İyi ki. Tarih bazen sınıf olur.
Ama koridorda yürürken, taşların fısıldadığı şey ders kitabı değildir. Şudur: Borç bitince bağımsızlık başlamaz. Bağımsızlık, borcun senin cümlenle yazıldığı gündür. Faizi ödediğin değil; takvimi senin tuttuğun gündür.
Cumhuriyet’e yapılan asıl vurgu, 1881’deki mühür değildir. Asıl vurgu, o mührün ruhunun, başka kılıklarla geri gelmesine izin vermektir.
Bu topraklar bir kez “genel borçlar”ın mahkûmu oldu. İkinci kez aynı kelimeyle mahkûm olmamalı. Çünkü ikinci kez olursa, bu kez bahane kalmaz. Bu kez hesabı tarih değil, kendimiz sorarız.
Düyûn-ı Umûmiye’'yi reddeden Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN siyasi politikalarına dönmediğimiz sürece "dış güçler" hep var olacaktır.