Bu köşeye bir gazeteci ya da bir yayıncı olarak değil, bir Türk kadını olarak oturuyorum.
Anneliğin, öğretmenliğin, evlat büyütmenin, sofrayı kurmanın, evladının alnına “dürüst ol” demenin de bir siyaseti vardır. Belki en kalıcı siyaset odur. Çünkü milletin yarını meclis koridorlarında değil, evin içinde şekillenir.
Tıpkı ULUS bilincinin Vatan müdafasında şekillendiği gibi.
Eylül geldi. Çantalar doldu. Veliler okul listesine bakıyor, fiyatları görünce susuyor. Bir kalem, bir önlük, bir kitap… Bunlar artık “masraf kalemi” diye geçiyor. Oysa bunlar milletin yarınını satın aldığımız eşyalar. Bir toplum çocuklarının çantasını ağır, yüreğini boş bırakırsa, sonra meydanlarda “gençlik nereye gidiyor” diye hayıflanmaya hakkı kalmaz.
Türk kadını yüzyıllardır evinin direği, Kurtuluş Savaşı’nın kahramanları oldu; Cumhuriyet’ten sonra da milletin görünmeyen omurgası oldu. Atatürk’ün Türk kadınına verdiği yer, süs değil vazifedir. Okumak, üretmek, söz söylemek… ama her şeyden önce evladına kim olduğunu öğretmek.
Bugün evlatlarımıza ne öğretiyoruz?
Tarihini mi, yoksa utancını mı?
Dilini mi, yoksa onu küçümseyen şımarık bir taklidi mi?
Vatanını mı, yoksa “her yer aynı” yalanını mı?
Bir çocuk evde Türkçeyi özensiz duyarsa, okulda da onu bir yük gibi taşır. Bir genç, ecdadını sadece “eleştirilecek ya da övülecek nesne” olarak öğrenirse, yarın kimsenin önünde dik duramaz. Kimliğini kaybeden insan önce kendini, sonra evini, en sonunda vatanını pazarlar.
Bize “modern kadın” diye dayatılan şey çoğu zaman vatanı, aileyi ve utanmayı eski moda ilan eden bir hayattır. Ben modernliği inkâr etmiyorum. Tıp, bilim,ilim, felsefe, çalışma hayatı… bunların hepsi bizim hakkımız. Ama modernlik, anasını unutmak değildir. Modernlik, kızına “sen güçlüsün” derken “sen Türk’sün” demeyi unutmak değildir.
Kadın hakları, milletin haklarından koparılarak konuşulamaz. Evladı aç olan, güvenliği sarsılan, dilini kaybeden bir ülkede “özgür kadın” nutukları havada kalır. Önce evlat sağ olsun, sokak emin olsun, ekmek yetişsin, namus ve onur, verilmiş bir söz olmaktan çıksın. Ondan sonra konuşuruz kalanını.
Ben bu köşede bağırarak değil, bakarak yazacağım.
Sokağa bakacağım.
Okul bahçesine bakacağım.
Annenin market poşetindeki hesaba bakacağım.
Televizyonda çocuğa öğretilen “kahramana” bakacağım.
Hukukun üstünlüğünü, Adaletin tecellisini, yargıda ve sosyal yaşamda adaleti irdeleyeceğim.
Vatan için kamu yararını unutmayacağım.
Göreceğim şeyleri de gizlemeyeceğim.
Çünkü bir Türk kadını evinin içindeki yanlışı görüp susarsa, yarın milletin içindeki yanlışa da sesi çıkmaz. Susmak bazen edeptir. Ama vatan meselesinde susmak, teslimiyettir.
İçinde bulunduğumuz koşullarda ahlaki değerleri yükseltmek, sosyal yaşamda adaleti sağlamak, ülkenin hukukun üstünlüğüne, yargıda adaletin , devlete güvenine ulaşacağını unutamamak gerekir.
Bu ilk yazım bir merhaba olsun.
Merhaba, evlatlarını vatan bilenlere.
Merhaba, Türkçeyi evinde yaşatanlara.
Merhaba, “önce evladım” derken “önce vatanım” demeyi unutmayanlara.
Merhaba " Ne mutlu Türk'üm diyene!" derken anlamını bilenlere.
Bundan sonra her hafta aynı yerde olacağım.
Kalemim yumuşak olmayacak.
Ama niyetim kırıcı değil, uyandırıcı olacak.
Çünkü evlatlarımıza bırakacağımız en büyük miras ev, araba, ünvan değil; kim olduklarını unutturmayan bir bilinçtir.
O bilinç evde başlar.
İlk öğretmen de çoğu zaman anadır.
Anaların ilk öğretmeni ise biz Türk kadınlarına yol gösteren Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Ne yolundan döneriz, ne vatandan vazgeçeriz.