Yoksulluk bazen bir istatistiktir. Bazen bir kira faturası. Bazen de insanın kendi hayatına bakıp “Ben niye doğru oynuyorum?” diye sormaya başlamasıdır.
Bir evin kapısını kilitleyemeyen, çocuğunun okulunu düşünürken utanan, hasta olmayı göze alamayan, emekliliğini bir hayal gibi erteleyen milyonlar var. Bunların çoğu tembel değil. Çoğu ahlaksız da değil. Çoğu çalışıyor. Üstelik çalıştıkça daha çok yoruluyor, daha az ilerliyor.
Asıl mesele aç kalmak değil. Asıl mesele, emeğin artık bir vaat taşımaması.
Yıllarca okuyan, mesleğini öğrenen, vergi veren, sırasını bekleyen insan ev sahibi olamazken; bağlantısı olan, kuralı büken, fırsatı erken kapan, görünür olan daha hızlı yükseliyorsa toplumda bir şey bozulmuştur. Bozulan yalnızca fiyatlar değildir. Bozulan, hakkın anlamıdır.
Yoksulluk önce cüzdanı boşaltır.
Sonra umudu.
En sonunda da adalet duygusunu.
İnsan bir süre dayanır. “Geçici” der. “Çocuklar için” der. “Helalinden olsun yeter” der. Ama her ay aynı duvarı gördüğünde, her fatura geldiğinde, her “maalesef yetişmedi” cümlesinde içindeki terazinin ayarı kaymaya başlar.
O zaman tehlikeli sorular gelir.
“Dürüstlük neden hep bana pahalıya mal oluyor?”
“Kurallara uyan neden hep geride kalıyor?”
“Herkes bir yolunu buluyorsa ben niye bulmayayım?”
“Bu düzende temiz kalmak erdem midir, gaflet midir?”
Tamah bazen altınla gelir. Bazen de çaresizlikle. Çaresizlik, insanı ahlaksız yapmaz; ama ahlaksızlığı makul göstermeye başlar. “Zaten sistem haksız” cümlesi, bir süre sonra kişinin kendi haksızlığını da örtbas eder.
Adaletsizliğin en sinsi yanı budur.
Sadece güçlüleri korumaz.
Zayıf olanın vicdanını da yorar.
Ve bu yorgunluk yalnızca piyasada durmaz. Mahkemeye de sızar. Sokağa da sızar. Komşuluk ilişkisine, işyerine, akrabaya, hatta insanın kendi iç konuşmasına kadar iner.
Yargıda adalet geciktiğinde, seçildiğinde ya da görünürde var olup fiilen yok olduğunda toplum şunu öğrenir: Suçun kendisi değil, kimin işlediği önemlidir. Aynı fiil birine “tesadüf”, ötekine “suç”; birine “gençlik hatası”, ötekine “ibret” olur. Güçlü olan dosyayı uzatır, zayıf olan dosyanın altında kalır. Parası olan avukat bulur, adı olmayan sıraya girer. Kamera kaydı olan konuşur, şahidi olmayan susar.
Bu yalnızca bir hukuki arıza değildir. Ahlaki bir derstir.
Çünkü insan, kanun kitaptaysa ama hayatta değilse, kitaba değil hayata uyar. “Mahkeme ne der?” sorusu yerini “Kiminle konuşursun?” sorusuna bırakır. Hak aramak cesaret olmaktan çıkar, risk olur. Susmak olgunluk sayılır. Şikâyet etmek “iş çıkarmak” olur. Mazlumun sesi abartı, zalimin sessizliği vakar gibi durur.
Sosyal hayatta da aynı çarpıklık başka kılıkla yürür.
Kimsenin görmediği emek değersizleşir; herkesin gördüğü teşhir kıymetlenir. Doğru söyleyen “sivri”, yalanı güzelleştiren “diplomatik” olur. Zengine saygı, yoksula acıma; güçlüye anlayış, güçsüze ahlak vaazı yağar. Bir evladın hatası ailenin utancı, bir nüfuzlunun hatası “özel hayat”tır. Kadın düşerse toplum konuşur, erkek düşerse toplum unutur; yoksul düşerse ders çıkarılır, zengin düşerse “sistem kurbanı” denir.
Mahremiyet pazara çıkınca beden meta olur.
Vicdan pazara çıkınca hak meta olur.
Adalet pazara çıkınca da insan, insan olmaktan çıkar; konum olur.
Bir toplumda kimin yanındaysan o kadar haklı, kimin karşısındaysan o kadar suçlu duruyorsan orada yargı da sosyal hayat da aynı hastalığı taşır: ölçü kaybı.
Victor Hugo’nun Sefiller’inde Jean Valjean bir somun ekmek için hırsız olur. Asıl trajedi ekmeği çalması değildir. Asıl trajedi, toplumun onu bir kez düştükten sonra bir daha insan yerine koymamasıdır. Dostoyevski’de Raskolnikov kendini “olağanüstü” sanır. Bugünün kırılmasında insan çoğu zaman kendini olağanüstü sanmaz. Kendini ezilmiş sanır. Ezilmişlik de, tıpkı büyüklük hissi gibi, sınırı aşmak için gerekçe üretir.
“Millet alıyor.”
“Herkes yapıyor.”
“Bu devirde başka türlü yaşanmaz.”
“Fırsatı ben kullanmazsam başkası kullanacak.”
“Zaten mahkeme de işe yaramıyor.”
“Susmasam başıma iş açılır.”
Bu cümleler yoksulluğun dili sanılır. Değildir. Bu cümleler, adaletsizliğin vicdana çevirdiği dildir. Ahlaki çöküş de çoğu zaman gürültüyle gelmez. Böyle fısıltılarla yerleşir.
En tehlikeli olan, hırsızın çoğalması değildir.
En tehlikeli olan, dürüstün kendini aptal hissetmeye başlamasıdır.
Yargı işlemezse insan hakkını mahkemede değil kulisde arar.
Sosyal hayat çarpıklaşırsa insan doğruyu değil görünür olanı seçer.
Yoksulluk derinleşirse insan ekmeği değil, ekmeğin arkasındaki utancı taşır.
Bir ülkede çalışan yoksul, speküle eden zengin, seyreden kalabalık, seçici yargı ve suskun vicdan aynı anda büyüyorsa mesele yalnızca enflasyon değildir. Mesele, emeğin, hakkaniyetin, helal lokmanın ve adil hükmün “eski dünya saflığı” yerine konmasıdır.
Ve evet, bir kısmımız çoktan oraya kaydı.
Yoksulluk dışarıda durmaz.
Adaletsizlik de durmaz.
İkisi birleşince önce cüzdanı değil, insanın kendine dair ölçüsünü bozar.
Ekmek kıtlaşınca insan aç kalır.
Adalet kıtlaşınca insan sapar.
Vicdan kıtlaşınca toplum, yoksulluğu konuşur gibi yapıp aslında çürümüş terazisini gizler.
Onca yoksulluk, eziyet ve sömürgeden çıkan Türk halkı için
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’i kurarken önce " insanı" öncelemiş, sonra insanca yaşamın koşullarını gerçekleştirmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Bağımsızlığı, ancak İNSANCA yaşayabilen halkın sahiplenmesiyle gerçekleşir.