İki cumhuriyet, iki “millet egemenliği”. Kelimeler kardeş olabilir. Toprakların hâli kardeş değildir.
Tarihi seven herkesin bir zaafı vardır: birbirine benzeyen cümleleri aynı hikâye sanmak. 1776’da Philadelphia’da bir bildirge okunur. 1923’te Ankara’da bir Cumhuriyet ilan edilir. İkisinde de hanedanın adı silinir; yerine millet konur. George Washington savaş kazanır, devlet başkanı olur. Mustafa Kemal Atatürk savaş kazanır, devlet kurar. Bu kadar benzerlik insanı çabuk bir denkleme götürür:
“İkisi de bağımsızlık devrimi.”
Denklem eksik kalır. Çünkü 1923’ün zemini, 1776’nın zemini değildir.
Amerikalı kolonist 1776’ya gelirken meclis biliyordu, gazete biliyordu, mülk biliyordu. İsyanı, Londra’nın vergi ve vesayetini reddetmekti. “Temsilsiz vergi olmaz” önce İngilizce bir şikâyetti; radikal olan, o şikâyetin sonunda krala veda etmesiydi. Bildirge büyük bir vaat taşıdı: insanlar eşit yaratılmıştır. Aynı vaadin gölgesinde kölelik durdu, kadın siyasetin dışında kaldı, yerli uluslar “halk”ın içine alınmadı.
1776 bir kopuştur: okyanusun öte yakasında varlığını sürdüren bir sömürge toplumunun imparatorluktan ayrılmasıdır.
Anadolu’nun 1919’u başka bir kıştı. Dünya savaşının ardından ordu dağılmış, Sevr masaya konmuş, İstanbul başka bir irade konuşuyor, topraklar fiilen paylaşılıyordu.
Orada mesele yalnızca “vergiye hayır” değildi. Mesele, işgal edilen yerden yeniden bir vatan çıkarmaktı. Türk milleti yenilmiş sayıldığı yerde toparlandı, TBMM’yi açtı, savaşı kazandı, Lozan’da devletini tanıttı. 1 Kasım 1922’de saltanat kalktı. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi. Bu, yok sayılan bir coğrafyanın tekrar vatan edilişinin zaferidir.
Asıl karşılaştırma burada başlar. 1776, yaşayan bir sömürge düzenini bağımsız Cumhuriyete çevirir. 1919–1923 ise işgal ve parçalanma tehdidinin içinden sınır, ordu, Meclis ve Türk milletini çıkarır. Bu yüzden 1923’ü 1776’nın "Bağımsızlık ve demokrasi" kopyası gibi okumak, Anadolu’daki işgal gerçeğini silikleştirir. Birinde kopuş, ötekinde kurtuluş vardır.
Kurtuluş, kelime oyunu değildir.
Sonra ikinci katman gelir: inkılap. Hilafetin kalkması, Medeni Kanun, harf, eğitim, kadınların hukuki ve siyasi hakları. Bağımsızlığın üstüne yeni bir kamu düzeni kurulur. Amerikan kurucusu “bizi rahat bırakın, kendi anayasamızı yazarız” der.
Biri federaldir. Diğeri üniterdir. Biri dini kamudan süpürmez. Diğeri laikliği devlet eliyle örer.
İkisi de cumhuriyet der. İkisinin doğduğu toprak aynı yarayı taşımaz.
Belki de yan yana koymanın tek fazileti şudur: benzer kelimeler bizi yanıltmasın.
“Egemenlik millete aittir” cümlesi iki tarafta da kurulur. 1776 bu cümleyi sömürge meclislerinin birikimiyle yazar. 1923 bu cümleyi işgalin içinden, milletin kendi Meclis’i ve ordusuyla yazar. Kardeş olan iddiadır. Kardeş olmayan, o iddianın ödendiği bedeldir.
Bugüne bakınca karşılaştırmayı 18. ve 20. yüzyılda bırakmak yetmez. 1776’nın cumhuriyeti zamanla büyük bir güç oldu. O güç, Orta Doğu’da üs, müdahale, vesayet ve çıkar hattı kurmayı sürdürüyor. Adına ister etki desin insan, ister hegemonya; sömürge kelimesinin eski resmi kalksa da bölge üzerindeki ağırlık duruyor. Bağımsızlık bildirgesi yazmış bir devlet, başka halkların kaderine el uzatmayı bırakmadı.
Türkiye Cumhuriyeti başka bir imtihandan geçti. Siyasi ve ekonomik baskılara rağmen bağımsız bir ülke olarak ayakta kaldı. Bu direnç, 1923’te atılan temelin ne kadar yük taşıdığını gösterir. 1923 yalnızca bir ilan tarihi değildir; işgalden vatan çıkaran bir milletin, dışarıya karşı egemen kalma iradesidir.
Asıl ders yine içeridedir. Cumhuriyet’in hedefi muasır medeniyet seviyesine ulaşmaktı: Kamu devleti, laik hukuk, liyakat, görünür hesap. Bu hedef uzun süredir erteleniyor. Tarikat–cemaat–siyaset üçgeni kamunun önüne geçti. Devlet, vatandaşın ortak evi olmaktan çıktı; hukukun üstünlüğü unutuldu.
Bunu söylemek 1923’ü süslemek değildir. 1923’ü ciddiye almaktır. Çünkü o temeli çürüten, dışarıdaki baskıdan önce içerideki unutkanlıktır.
Bağımsız ülke kalmanın ölçüsü yalnızca sınır değildir. Ölçü şudur: kamu kime aittir, yargı kimin sözüyle işler, eğitim hangi kapının arkasında kurulur? 1776 ile 1923 yan yana konunca görülen şey, iki cumhuriyetin aynı cümleyi kurduğudur. Bugüne bakınca görülen şey ise şudur: birinin cümlesi imparatorluk sonrası bir güce dönüşmüş, ötekinin cümlesi hâlâ kendi evinde sınanmaktadır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet, unutulursa payidar kalmaz. Vatanın kurtuluşu ve devletin kuruluşu hatırlandığı ölçüde ayakta durur. Vazife budur.