Adalet iki kapıdan bakmaz. Ekonomi de iki kefede tartılmaz.

Bir kapı Anayasa Mahkemesi’nin önünde durur.
Diğer kapı, iddianın gölgesinde açılır, “siyasi sorumluluk” denir ve çekilir.
Arada ise bir ekonomi vardır: birinin ekmeğini eriten, ötekinin hesabını şişiren.

Şeyh Edebali’nin Osman’a bıraktığı ölçü hâlâ aynıdır: “Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.” Adalet birine mahkeme kapısı, ötekine istifa cümlesi olursa, o ölçü bozulmuş demektir.

25 Eylül’de Ankara’da, seyyanen zam için toplanmış emeklilerin arasında emekli polis Ali Şekeroğlu, “Geçinemiyorum. Bizi bu hale getirenler utansın” dedikten sonra yaşamına son verdi. Dövizinde yazıyordu: “Para için değil, onurumuz için.” İki çocuk babasıydı. Yıllarca devlete hizmet etmişti. Sonra o devlet ona, onurlu bir yaşlılık bırakmamıştı.

Bir gün sonra başka bir haber geldi. Eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, kendisi ve eşi hakkında ortaya atılan borsa işlemleri iddialarının ardından partideki görevlerinden affını istedi. İddia, kısa sürede olağanüstü getirili işlemlerle yüz milyonlar, hatta milyarlar mertebesinde kazançtı. Mahkeme kararı yok. Suçluluk hükmü yok. Ama istifa var. Hesap sorma değil, makamı tartışmadan uzak tutma gerekçesiyle.

Bu iki sahne tesadüf değil. Aynı politikanın iki yüzüdür.

Edebali’nin bir başka uyarısı da buraya düşer: “Unutma ki yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.” Yüksektekine affın kapısı açılırken, alttakine utanç ve ölüm kalırsa, emniyet de ikiye bölünmüş olur.

Eylül 2026’da dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 38 bin 698 lira, yoksulluk sınırı 123 bin 465 lira olarak hesaplandı. En düşük emekli aylığı 23 bin 552 lira. Yani emeklinin elindeki para, yalnızca gıdaya bile yetmiyor; açlık sınırının 15 bin lira altında. Asgari ücret de açlığın altında. “Enflasyonla mücadele” denilen program, rakamları evcilleştirirken sofrayı küçültüyor. Zam adı altında verilen artışlar, çoğu zaman geçmişin erimesini bile tam karşılamıyor. Emekli, resmi enflasyonun gerisinden koşuyor; market, kira, ilaç, fatura önden gidiyor.

Yıllar içinde tablo daha da netleşti. Bir zamanlar asgari ücretin üstünde duran en düşük emekli aylığı, alım gücü olarak geriledi, asgari ücretin altına düştü. Satın alma gücü korunmuş olsaydı bugün konuşulan rakamlar bambaşka olurdu. Korunmadı. Çünkü tercih, emeğin gelirini büyütmek değil; enflasyonu “düşürmüş görünmek”, bütçeyi emeklinin sırtından dengelemek, büyümeyi spekülasyonla şişirmek oldu.

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” Bu cümle istatistik değil, devlet aklıdır. Emekliyi açlık sınırının altında bırakan program, devleti değil; yalnızca rakamı yaşatır.

Bir yanda emekli, “seyyanen zam” diye mahkeme kapısına gidiyor. Çünkü enflasyon farkı yetmiyor. Çünkü sepetin içindeki ekmek, peynir, ev kirası resmi endeksten daha hızlı yükseliyor. Çünkü onur, rakamla ölçülmüyor ama yokluğu mezarda bile hissediliyor.

Öte yanda sermaye piyasası. Fon krizi patlıyor. Yüz binlerce yatırımcının parası kilitleniyor, tasfiye konuşuluyor, borsada trilyonluk erimeler yaşanıyor. Aynı günlerde bazı kâğıtlarda, üretimle, kârla, gerçek işle açıklanması güç sıçramalar iddia ediliyor. Kimisi krizden önce çıkmış, kimisi sonra içeride kalmış. Küçük yatırımcı kapıda beklerken, kamuoyuna yansıyan iddialarda “dört ayda 20 kat” gibi cümleler dolaşıyor. Piyasa, emeklinin maaşı gibi yavaş işlemiyor. Piyasa, bilgiye, zamanlamaya, yakınlığa göre işliyor.

Edebali, gücü de böyle tartar: “Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârında savrulur gidersin.”* Bilgi, zamanlama ve yakınlık birilerine servet, çoğunluğa kilitlenmiş hesap bırakıyorsa, savrulan yalnızca piyasa değil; kamu vicdanıdır.

İşte ekonomi politikasının yanlışlığı burada ahlaka dönüşüyor.

Enflasyonu emeklinin alım gücünü ezerek “düşürmek”;
asgari ücreti ve emekli aylığını açlık sınırının altında tutmak;
reel sektörü, ücreti, üretimi değil spekülatif getiriyi ödüllendirmek;
denetimi geç, şeffaflığı eksik, hesabı seçmeli yürütmek…

Bunlar teknik sapma değil. Tercihtir.
Tercih, kimin yaşayacağını, kimin utanacağını, kimin sadece istifa edeceğini belirler.

Adalet, yalnızca yargı değildir. Adalet, bir ülkenin kime ne ödediğidir.
Kime zam, kime faiz, kime teşvik, kime “süreç selameti.”
Birinin torununa altın takamaması, ötekinin kısa sürede servet iddiasıyla anılması… Bu, istatistik değil. Bu, ahlaki iflastır.

Edebali üç kişiye acımayı öğütler: cahiller arasındaki âlime, zenginken fakir düşene ve hatırlı iken itibarını kaybedene. Bugünün tablosu bunun tersidir: hizmet etmiş olan yoksullaşır, iddia altında olan makamını sessizce bırakır. Acımak yerine unutmak seçilir.

Emekli Ali’nin son sözü hâlâ havada duruyor: “Bizi bu hale getirenler utansın.”
Utanmak, yanlış politikanın itirafıdır. Utanmayan politika, insanı rakama çevirir. Rakama çevrilen insan, bir gün meydanda durur. Bazen slogan atar. Bazen silahına uzanır. O silah, bireyin zayıflığı değil; sistemin merhametsizliğidir.

Bir ekonomi doğruysa, emekli mahkeme önünde ölmez.
Bir ekonomi adilse, kamu görevi üstlenmiş isimler hakkındaki servet iddiaları istifa ile kapanmaz.
Bir ekonomi insansa, açlık sınırı maaşı geçer, onur geçmez.

“Milletin, kendi irfanı içinde yaşasın. Ona sırt çevirme.” Sırt çevrilen millet, önce sofra kaybeder; sonra onurunu bir dövize yazar.

Adalet iki kapıdan bakmaz.
Ekonomi de iki millete bölünemez: biri geçinemeyenler, öteki hesap vermeden çekilenler.
Bu bölünme sürdükçe, her yeni “istikrar” cümlesi, bir başka Ali’nin son sözüne dönüşür.

Borç slogan değil, hesaptır.
Borç gözyaşı değil, sofra ve şeffaflıktır.
Borç, “istifa etti, kapandı” değil; neden birinin canı, ötekinin koltuğundan ucuz tutuldu sorusunun peşini bırakmamaktır.

Çünkü devlet, insanı yaşatmazsa yaşamaz.
Ve utanmayan hesap, bir gün her kapıda aynı soruyu bırakır.