NATO zirvesi çok şükür kazasız belasız bitti.

Karşılama törenlerinden toplantılara, güvenlik önlemlerinden medyaya sunulan haberleşme imkânlarına, yemeklerden otel hizmetlerine her şey mükemmeldi.

Binlerce konuk kusursuz ağırlandı.

Emeği geçen herkese teşekkür etmek gerekir.

Ama anlamadığım bir şey var.

Günümüzün olağanüstü gelişmiş teknolojik imkânları kullanılarak bu tür zirveler neden video konferans yöntemiyle yapılmaz ki…

NATO zirvesi şayet video konferans yöntemiyle olsaydı; başkanlar, başbakanlar, ilgili bakanlar ve bürokratlar ülkelerinden ayrılmadan zirveye katılabilir, konuşmalar yapabilir, sunulan önerilerle ilgili oylarını lehte ya da aleyhte kullanabilirlerdi.

Böylesi bir tercih güvenlik açısından da kesinlikle daha doğru olurdu, saldırı ve suikast endişeleri yaşanmazdı.

Akla şu soru gelebilir:

“Ama efendim gidilen kenti ve ülkeyi görmek ve tanımak açısından bu tür etkinlikler önemli değil midir?”

Bence değildir.

Boş yollarda 120-130 kilometre hızla giden araçların camından seyrederek bir kent ve ülke ne kadar tanınabilir ki…

“Yüz yüze görüşmenin gücü, anlamı, etkisi başkadır” şeklindeki gerekçeye de katılmıyorum.

Başkanların ve başbakanların önemli bir bölümü tercümanlar aracılığıyla konuştu. Böylesi bir diyalogla ne kadar samimiyet kurulabilir ki?

+++++++++++

REKORTMEN SANATÇI

Daha 5 yaşındayken babasının elinden tutup bir oyuna götürmesiyle başlamıştı tiyatro serüveni.

O yıllarda aile büyüklerini ve komşularını taklit etmeye başlaması oyunculuğa attığı ilk adım sayılabilir.

Yıllar içinde tiyatro sevgisi giderek büyüdü.

Pertevniyal Lisesi’nde okurken sosyal derslerde iyi, fen derslerinde zayıftı.

Bir gün biyoloji öğretmeni tahtaya kaldırıp solucanın sindirim sistemini çizmesini istedi.

“Hocam ben tiyatro sanatçısı olmak istiyorum. Bir hayvanın sindirim sistemini öğrenmek işime yaramaz ki” dedi.

Sınıfları kimi zaman bütünlemeye kalarak kimi zaman borçlu geçerek güçlükle bitirdi liseyi.

Dedesi, torununun tiyatro sevdasına çok kızıyor, “Saçma sapan işlerle uğraşma, doğru düzgün bir iş bul kendine. Baban sana pantolon dikmeyi öğretsin, ileride sefil olma!” diyordu.

Terzilik yapan babası ise dedesi kadar katı değildi, “Bu dünyada işini, eşini, aşını iyi seçeceksin. Yeteneğine güveniyorsan tiyatrocu da olabilirsin” demekle yetiniyordu.

İstanbul’da bir gençlik derneğinin bünyesinde yer alan tiyatroda amatör oyuncu olarak oynamaya başladı.

Sahneye konulan oyunlardan biri Fakir Baykurt’un “Yılanların Öcü” romanından uyarlanmıştı.

Oyunu seyretmeye bir akşam Yaşar Kemal ve Fakir Baykurt da geldi.

İkisi de onun oyunculuğunu çok beğendi.

Oyunun ardından yanlarına çağırıp kutladılar.

Hatta Yaşar Kemal, “Sen çok yetenekli bir gence benziyorsun. Profesyonel bir tiyatroda çalışabilirsin” deyip bir kart yazdı, “Bunu Gülriz Sururi ile Engin Cezzar’a götür, seninle ilgilenirler” dedi.

Ne var ki tam da o gün Ankara’da Çetin Köroğlu’nun yönettiği Meydan Sahnesi’nden teklif almıştı.

Ankara’ya gitti. Bu kentte çeşitli oyunlarda sahneye çıktı.

Yıllar sonra İstanbul’a döndü.

Sanat hayatı boyunca 83 oyun ile çeşitli televizyon dizileri ve sinema filmlerinde oynadı.

“Lüküs Hayat”ı tam 28 yıl aralıksız oynayarak kırılması güç bir rekora imza attı.

Oyunda yıllar içinde 118 sanatçı yerlerini başka sanatçılara bırakırken bir o değişmedi.

Süresi yaklaşık 2.5 saatti oyunun. Ama aynı zamanda yetenekli bir tuluat sanatçısı olarak yeni eklemeler yapıyor, seyirciyle konuşarak süreyi 3.5 saate kadar çıkarıyordu.

Örneğin bir gün oyun sırasında sahneye yakın koltukların birinde oturan bir kadın hem annesiyle hem çocuğuyla yüksek sesle konuşuyor, sahneyi iyi göremiyorlarsa yer değiştirebileceklerini söylüyordu. Kadına, “Acele etmeyin hanımefendi” dedi, “İstanbul’a 1453’den beri yerleşemedik. Sizin burada birkaç dakika içinde yerleşmeniz mümkün değil.”

Yine bir gün sahneye çıkıp tüm dikkatleri üzerinde toplayan kediye, “Yanlış yere gelmişsiniz. Sizin bugün sahneye çıkacağınız yer Broadway’di” diye seslendi, görevlilerin kediyi sahnenin arkasına götürmelerini sağladı.

Onun çok zengin olduğunu düşünen bir seyirci, “Sizin yatınız bile vardır herhalde” diye sormuştu.

“Yatım yok ama çekyatım var” karşılığını verdi.

“Tiyatro ekmek parasını verir ama köfte parasını vermez.

Medar-ı maişet motorunu çalıştırmak için hep didindim” sözü de ekonomik olarak hayatının pek de kolay geçmediğini net olarak ortaya koyuyordu.

İçinde ukde kalan bir şey vardı. Devlet sanatçısı olmak istiyordu. Ama hiçbir iktidar nedense bunu düşünmedi.

44 yıl aynı yastığa baş koyduğu Sevinç Hanım’ı 2022’de kaybetmesi büyük darbe oldu onun için. Biri tiyatro biri müzik sanatçısı olan iki evladının yakın ilgisine rağmen yaşadığı travmayı atlatamadı.

Hayatının son dönemini huzurevinde geçirdi.

***

Türk tiyatrosunun dev sanatçılarından Zihni Göktay son yolculuğuna uğurlandı geçtiğimiz salı günü.

Derin izler bırakarak ayrıldı dünyadan.

Sevgi ve saygıyla anıyorum.