Türkiye’de son yıllarda yargı dosyaları konuşulurken sıkça duyduğumuz bir kavram var: Gizlilik kararı.
Elbette devam eden bir soruşturmanın selameti için bazı bilgi ve belgelerin belirli sürelerle erişime kapatılması gerekebilir. Delillerin karartılmasını önlemek, insanların lekelenmeme hakkını korumak ve soruşturmanın sağlıklı yürütülmesini sağlamak hukuk devletinin gereğidir.
Buna itirazımız yok.
İtirazımız, gizliliğin kendisine değil; gizliliğin herkese eşit uygulanıp uygulanmadığına dair ortaya çıkan soru işaretlerinedir.
Çünkü vatandaşın önünde “soruşturmanın gizliliği” denilen bazı dosyaların ayrıntılarının, kimi zaman belirli gazetelerde günlerce manşet olduğunu görüyoruz.
Hatta zaman zaman kamuoyunda öyle bir görüntü oluşuyor ki soruşturmanın taraflarının veya avukatlarının bilmediği ayrıntılar medyada tartışılabiliyor.
O zaman insan ister istemez soruyor:
Dosya gizliyse bu bilgiler nereden geliyor?
Gizlilik varsa herkese gizlilik olmalıdır.
Gazeteciye gizli, avukata gizli, vatandaşa gizli fakat belli medya organlarına açık bir sistem görüntüsü ortaya çıkarsa burada tartışılan artık yalnızca bir ceza muhakemesi tedbiri değildir. Tartışılan şey, toplumun adalete duyduğu güvendir.
Üstelik meselenin bir başka tarafı daha var.
Gazetecilik yalnızca önüne konulan basın bültenini yayımlamak değildir.
Gazeteci araştırır.
Bilgileri birleştirir.
Siyasetteki gelişmeleri takip eder, satır aralarını okur ve geçmişte yaşananlardan hareketle geleceğe ilişkin öngörülerde bulunur.
Bazen yanılır.
Çünkü öngörü başka şeydir, bilerek gerçeğe aykırı bilgi üretmek başka şeydir.
Bu ayrımın titizlikle korunması gerekir.
Türk Ceza Kanunu’nun 217/A maddesi de zaten yalnızca bir bilginin yanlış çıkmasını suç saymıyor. Kanun; ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığıyla ilgili gerçeğe aykırı bir bilginin, sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle ve kamu barışını bozmaya elverişli biçimde alenen yayılmasını düzenliyor.
Dolayısıyla gazetecinin analizinin veya öngörüsünün daha sonra gerçekleşmemesi ile kasıtlı biçimde kamu barışını bozacak yanlış bilgi yaymak aynı kefeye konulmamalıdır.
Aksi hâlde gazetecilik yapılamaz.
Daha önemlisi, gazeteciler öngörüleri ve yorumları nedeniyle kolaylıkla soruşturma, gözaltı veya tutuklama tehdidiyle karşı karşıya kaldıkları düşüncesine kapılırlarsa bunun sonucu yalnızca birkaç gazetecinin susması olmaz.
Toplumun haber alma kanalları daralır.
Anayasa’nın 26. maddesi düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün yanında haber ve fikir alma-verme serbestisini de güvence altına alıyor.
Elbette hiçbir özgürlük sınırsız değildir.
Ama hiçbir sınırlama da keyfî olamaz.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla gerilim değil, daha fazla hukuk ve normalleşmedir.
Daha fazla seçicilik değil, daha fazla eşitliktir.
Daha fazla korku değil, daha fazla adalet duygusudur.
Gazetecilerin gözaltına alınması veya tutuklanması konusunda toplumda “İsimler önceden belirleniyor, sonra gerekçe mi aranıyor?” sorusunun dahi doğması yargı açısından üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir güven problemidir.
Bu algı doğru olmayabilir.
Ama hukuk devleti yalnızca adil olmakla yetinemez; adaletin herkese eşit uygulandığını da göstermek zorundadır.
Bir dosyada gizlilik varsa herkese olmalıdır.
Bir bilgi suç oluşturuyorsa kimin söylediğine bakılmadan aynı hukuk uygulanmalıdır.
Bir gazetecinin yazdığı haber yanlışsa cevap verilir, düzeltilir, hukuki şartları oluşmuşsa yargı yolu işletilir. Fakat ceza hukukunun, eleştiren veya geleceğe ilişkin öngörüde bulunan gazeteciyi susturduğu izlenimini doğuracak biçimde kullanılması demokrasiyi güçlendirmez.
Çünkü gazetecinin görevi iktidarın hoşuna gidecek şeyleri yazmak değildir.
Muhalefetin hoşuna gidecek şeyleri yazmak da değildir.
Gazetecinin görevi soru sormaktır.
Ve bazen en önemli soru son derece basittir:
Madem dosya gizli, bazı gazeteler bunları nasıl biliyor?
Türkiye’nin bu soruya ikna edici bir cevap vermeye ihtiyacı var.
Çünkü adaletin en büyük sermayesi ne bina, ne makam ne de güçtür.
Adaletin en büyük sermayesi güvendir.
O güven kaybolduğunda ise yalnız yargı değil, devletin bütün kurumları yara alır.