Yeni bir telefon alacaksınız.
İki modele baktınız. Sonra “Biraz araştırayım” dediniz. Üç inceleme videosu izlediniz, kullanıcı yorumlarını okudunuz, karşılaştırma sitelerine girdiniz. İki seçenek beş oldu. Bir arkadaşınıza sordunuz, o altıncı bir model önerdi. Artık telefon almadan önceki hâlinizden daha bilgilisiniz.
Ve karar vermeye daha uzaksınız.
Üstelik bu yalnızca telefon alırken olmuyor. Hangi otelde kalacağımızdan hangi işi kabul edeceğimize, ne giyeceğimizden nereye taşınacağımıza kadar pek çok konuda aynı şeyi yapıyoruz:
En doğru kararı vermeye çalışıyoruz.
Kulağa son derece mantıklı geliyor. Kim yanlış karar vermek ister ki?
Ama sorun bazen tam da burada başlıyor.
Çünkü her kararın bir “en doğrusu” olduğunu varsaydığımızda seçim yapmıyoruz, doğru cevabı bulmaya çalışıyoruz. Sanki hayat çoktan hazırlanmış bir sınav ve seçeneklerden yalnızca birinin yanında küçük bir tik var.
Bizim görevimiz de onu bulmak.
Oysa hayatın pek çok kararında böyle bir cevap anahtarı yok.
Özellikle seçenekler arttığında iş daha da zorlaşıyor. Eskiden bir şeyi beğenir, ihtiyacımızı karşılayıp karşılamadığına bakar ve alırdık. Şimdi aynı ürünün onlarca alternatifi, yüzlerce kullanıcı yorumu, karşılaştırma videosu ve “Almadan önce mutlaka izleyin” içeriği var.
Bilgi arttıkça daha iyi karar vereceğimizi düşünüyoruz.
Belli bir noktaya kadar doğru.
Sonrasında ise yeni bilgi bizi aydınlatmak yerine yeni şüpheler üretmeye başlayabiliyor.
“Ya bunu alırsam ve öbürü daha iyiyse?”
“Ya bu işi kabul edersem ve üç ay sonra daha iyi bir teklif gelirse?”
“Ya buraya gidersem ve diğer otel daha güzelse?”
“Ya yanlış kişiyi seçersem?”
Böylece kararın kendisinden çok, seçmediğimiz ihtimallerle uğraşmaya başlıyoruz.
Kararsızlığın altında da her zaman ne istediğimizi bilmemek yok. Bazen ne istediğimizi gayet iyi biliyoruz ama yanlış seçim yapmanın yaratacağı pişmanlıktan o kadar kaçınmak istiyoruz ki yüzde yüz emin olmadan hareket etmek istemiyoruz.
Fakat yüzde yüz emin olmak çoğu zaman mümkün değil.
Çünkü karar verirken geleceği bilmiyoruz.
Bir işi kabul ettiğimizde o iş yerinde altı ay sonra neler olacağını bilmiyoruz. Bir ilişkiye başladığımızda üç yıl sonraki hâlimizi bilmiyoruz. Bir eve taşınırken üst kata gece üçte mobilya çekmeyi seven birinin taşınıp taşınmayacağını hiç bilmiyoruz.
Karar vermek biraz da bilmediğimiz şeyler varken seçim yapabilme becerisidir.
Mükemmeliyetçilik de burada devreye girebilir. Mükemmeliyetçi tarafımız yalnızca yaptığımız işin kusursuz olmasını istemez; bazen verdiğimiz kararların da kusursuz olmasını ister.
Yanlış seçim yapmayayım.
Pişman olmayayım.
Hiçbir fırsatı kaçırmayayım.
Kimse “Ben sana demiştim” demesin.
Mümkünse seçtiğim şeyin en iyisi olduğundan da emin olayım.
Böyle bir karar bulursanız bana da haber verin.
Çünkü yetişkin hayatının önemli bir kısmı, avantajı da dezavantajı da olan seçenekler arasından birini seçmekten oluşuyor.
İyi bir kararın bedeli de bazen budur: Diğer ihtimallerden vazgeçmek.
Bir yere tatile gittiğimizde aynı tarihte başka bir yere gidemeyiz. Bir işi kabul ettiğimizde diğer teklifi reddederiz. Bir insanla hayat kurmayı seçtiğimizde teorik olarak var olabilecek bütün diğer ihtimalleri bırakırız.
Belki de karar vermeyi zorlaştıran şeylerden biri seçim yapmak değil, seçmediğimiz hayatlara veda etmek.
Peki karar vermeyi nasıl biraz kolaylaştırabiliriz?
Önce “en iyi seçenek hangisi?” sorusunu değiştirmek işe yarayabilir.
“Benim için yeterince iyi olan seçenek hangisi?”
“Yeterince iyi” kulağa ilk anda iddiasız gelebilir. Oysa çoğu gündelik kararda ihtiyacımız olan tam olarak budur. Her restoran hayatımızın en iyi restoranı olmak zorunda değil. Aldığımız her ürün piyasadaki en iyi ürün olmak zorunda değil. Verdiğimiz her karar gelecekteki bütün ihtimalleri hesaba katmak zorunda değil.
İkinci olarak, kararın büyüklüğüyle ona ayırdığımız düşünme süresini birbirine yaklaştırabiliriz. Hangi evde yaşayacağımıza karar vermekle hangi kahve makinesini alacağımıza aynı zihinsel enerjiyi harcamamız gerekmiyor.
Kendimize bir süre sınırı koymak bu yüzden işe yarayabilir.
“Bu akşam karar vereceğim.”
“Üç seçenekten fazlasına bakmayacağım.”
“Bir kez daha yorum okumayacağım.”
Çünkü bazen araştırmaya devam etmek karar vermemize yardımcı olmuyor; sadece karar verme anını erteliyor.
Bir başka soru da oldukça işe yarar:
“Bu karar geri döndürülebilir mi?”
Çoğu karar sandığımız kadar nihai değildir. Beğenmediğimiz restorana bir daha gitmeyiz. Aldığımız ürünü değiştirebiliriz. Bir kursu bırakabiliriz. Bazı kararları yeniden değerlendirebiliriz.
Her seçimi hayatımızın son kararıymış gibi ele aldığımızda, doğal olarak üzerimizdeki baskı da büyüyor.
Ve belki en önemlisi, karar verdikten sonra sürekli geriye dönüp seçmediğimiz seçeneği idealize
etmemek.
Çünkü seçtiğimiz yolun bütün aksiliklerini yaşarız; seçmediğimiz yolun ise yalnızca hayalini biliriz.
Bu pek adil bir karşılaştırma değildir.
Bazen iyi karar vermek, en doğru seçeneği bulmak değildir.
Elimizdeki bilgilerle, bizim için önemli olanları dikkate alarak makul bir seçim yapmak ve sonrasında o seçimin içinde yaşamaya başlamaktır.
Çünkü hayatın önemli bir kısmı karar vermekten oluşuyor.
Ama geri kalanı da verdiğimiz kararın peşinden gitmekten.
Her ihtimali açık tutmaya çalışırsak hiçbir kapıyı kapatmamış olabiliriz.
Ama hiçbirinden de içeri giremeyiz.
Ve her zamanki gibi, mesele insan.