Bir şeye ihtiyacınız olmadığı hâlde alışveriş uygulamasını açtığınız oluyor mu? Öylesine bakacaksınız. Zaten bir şey almayacaksınız. Beş dakika sonra üç tişört, bir mum, daha önce hayatınızda eksikliğini hiç hissetmediğiniz bir mutfak gereci sepette.

Henüz hiçbir şey satın almadınız ama hafiften keyfiniz yerine geldi.

Alışverişin ilginç taraflarından biri tam da burada başlıyor. Bizi iyi hissettiren şey her zaman satın aldığımız nesnenin kendisi değil. Bazen onu aramak, seçeneklere bakmak, karar vermek, sepete eklemek ve hatta kargonun gelmesini beklemek bile işin en keyifli kısmı olabiliyor.

Çünkü insan zihni yalnızca sahip olmaktan değil, bir şeye sahip olma ihtimalinden ve beklentisinden de etkileniyor. Beğendiğimiz bir şeyi gördüğümüzde zihnimizde küçücük bir gelecek senaryosu oluşuyor. O elbiseyi giydiğimiz hâlimizi, yeni kahve makinesiyle geçireceğimiz pazar sabahını, o ayakkabıyla yapacağımız kombini düşünüyoruz. Bazen satın aldığımız şey bir nesneden çok, o nesnenin bize vaat ettiği histir.

Belki de bu yüzden internetten alışverişin kendine özgü bir çekiciliği var. Mağazadan bir şey aldığınızda ürün birkaç dakika sonra elinizdedir. İnternette ise araya başka bir haz daha girer: beklemek.

Siparişi verdiniz.

“Kargoya verildi.”

“Dağıtım merkezinde.”

“Kurye dağıtıma çıktı.”

Hayatımızda takip etmediğimiz bir sürü şey var ama o kargonun hangi aktarma merkezinde olduğunu nedense biliyoruz.

Burada beklentinin psikolojik gücü devreye giriyor. Bazen yaklaşmakta olan güzel bir şeyi düşünmek, o şeye gerçekten sahip olduğumuz andan daha uzun süren bir heyecan yaratabiliyor. Paket geldiğinde açıyoruz, seviniyoruz, deniyoruz. Birkaç gün sonra ise o çok istediğimiz şey dolaptaki diğer şeylerin arasına karışıyor.

Sonra gözümüz başka bir şeye takılıyor.

Bu durum sadece alışverişe özgü değil. Uzun zamandır istediğimiz telefonu aldığımızda, maaşımız yükseldiğinde ya da çok istediğimiz bir eşyaya sahip olduğumuzda da benzer bir şey yaşayabiliyoruz. İnsan, iyi olana şaşırtıcı derecede hızlı alışıyor. Dün heyecan yaratan şey bugün hayatın sıradan bir parçasına dönüşebiliyor.

Sorun alışveriş yapmaktan keyif almak değil elbette. Kendimize güzel bir şey almak, uzun zamandır istediğimiz bir ürüne kavuşmak ya da sadece yeni bir şey seçmek gayet insani bir keyif. Mesele, alışverişin duygularımızı düzenlemenin temel yollarından biri hâline gelmesiyle başlıyor.

Canımız sıkılıyor, alışveriş sitesine giriyoruz.

Moralimiz bozuluyor, “Bir şey bakayım” diyoruz.

Zor bir gün geçirmişiz, “Bunu hak ettim” diyerek kendimize bir şey alıyoruz.

Burada küçük ama önemli bir ayrım var: Bir şeyi istediğim için mi alıyorum, yoksa şu anda hissetmek istemediğim bir duygudan uzaklaşmak için mi?

Çünkü alışveriş kısa süreliğine dikkatimizi başka yere çekebilir. Seçeneklere bakmak zihni meşgul eder, satın alma kararı küçük bir heyecan yaratır, kargoyu beklemek önümüzde hoş bir beklenti oluşturur. Ama başlangıçtaki can sıkıntısı, yalnızlık, stres ya da huzursuzluk oradaysa paket açıldıktan sonra genellikle ortadan kaybolmuş olmaz.

Üstelik dijital alışveriş bu dürtüyü kolaylaştırmak konusunda oldukça becerikli. Kartımız kayıtlı, adresimiz kayıtlı, tek dokunuşla ödeme yapabiliyoruz. “Son 2 ürün”, “Sepetindeki ürün tükenmek üzere”, “İndirimin bitmesine 01:47:32” gibi uyarılar da düşünmek için bıraktığımız süreyi iyice kısaltıyor.

Peki kendimizi her seferinde “Sepetten her şeyi sil!” diye azarlamadan ne yapabiliriz?

En basit yöntemlerden biri bekleme süresi koymak. İhtiyaç olmayan bir şeyi beğendiğinizde sepete atın ama hemen satın almayın. Kendinize 24 saat verin. Ertesi gün hâlâ istiyorsanız yeniden değerlendirin. Şaşırtıcı biçimde, bir gece önce “Kesin almalıyım” dediğimiz bazı şeylerin ertesi gün hiçbir cazibesi kalmayabiliyor.

İkinci olarak, satın almadan hemen önce kendinize tek bir soru sorun: “Bunu mu istiyorum, yoksa şu anda kendimi biraz daha iyi hissetmek mi istiyorum?” Cevap ikincisiyse alışverişi yasaklamak yerine o an neye ihtiyacınız olduğunu bulmaya çalışın. Dinlenmek mi? Birini aramak mı? Evden çıkmak mı? Can sıkıntısını geçirmek mi?

Bir başka küçük önlem de alışverişi mümkün olduğunca otomatik olmaktan çıkarmak. Bildirimleri kapatmak, kayıtlı kartı kaldırmak veya alışveriş uygulamalarını telefonun ilk ekranından çekmek bile “gördüm-beğendim-aldım” arasına birkaç dakika düşünme payı koyabilir.

Ama galiba asıl mesele şu:

Bazen sepete attığımız şey bir kazak değildir.

Yeni bir hâlimizi, küçük bir heyecanı, kendimize vereceğimiz ödülü, hayatımızda değişecek bir şey olduğu hissini sepete atarız.

Bunda yanlış bir şey yok. Yeter ki o küçük paketten bize verebileceğinden daha büyük bir mutluluk beklemeyelim.

Çünkü kargo gelir, kutu açılır, yeni olan eskir.

Sonra yine hayatımıza döneriz.

Ve her zamanki gibi, mesele insan.