Geçenlerde bir arkadaşım, "Eskiden haftada bir kitap bitirirdim, şimdi üç sayfa okuyunca elim telefona gidiyor." dedi. Benzer bir şeyi filmlerde de yaşıyoruz. Filmi açıyoruz, daha jenerik bitmeden telefona bakıyoruz. Bir yandan filmi izliyor, bir yandan mesajlara cevap veriyor, arada sosyal medyaya giriyor, sonra da "Bu film beni hiç sarmadı" diyoruz. Filmin de kendini savunacak hâli yok tabii.
Üstelik mesele kitap okumayı ya da sinemayı artık sevmememiz değil. Birçoğumuz hâlâ kitap almak istiyoruz, hatta alıyoruz. Başucumuz okunmayı bekleyen kitaplarla doluyor. İzlemek istediğimiz filmleri listelere kaydediyoruz. Ama sıra gerçekten oturup okumaya ya da izlemeye geldiğinde birkaç dakika sonra sıkılmaya başlıyoruz.
Peki ne oldu bize?
Bence cevaplardan biri, gün boyunca beynimizi maruz bıraktığımız uyaran miktarında saklı. Sosyal medya özellikle kısa video formatıyla bize çok hızlı değişen bir dünya sunuyor. Birkaç saniyede bir görüntü değişiyor, konu değişiyor, insan değişiyor, müzik değişiyor. Bir içerik ilgimizi çekmediğinde ona tahammül etmek zorunda değiliz; parmağımızı bir kez hareket ettiriyoruz ve yenisi geliyor.
Bir süre sonra zihnimiz de bu hıza alışıyor.
Oysa kitap tam tersini istiyor. Bir karakteri tanımak, hikâyenin içine girmek, bazen ilk elli sayfa boyunca sabretmek gerekiyor. İyi bir film bile ilk üç dakikasında bizi eğlendirmek zorunda değil. Hikâyenin kurulmasına, karakterlerin gelişmesine, bazen bir sahnenin sessizliğine tahammül etmemiz gerekiyor.
Kısacası sosyal medya bize sürekli "Bir sonraki daha ilginç olabilir" derken kitap ve sinema "Biraz burada kal" diyor.
Sanırım zorlandığımız şey tam olarak bu: Bir yerde kalmak.
Üstelik telefon yalnızca dikkatimizi bölmüyor, beklentimizi de değiştiriyor. Zihnimiz giderek daha sık ve daha hızlı uyarılmaya alıştığında, daha yavaş ilerleyen faaliyetler başlangıçta yeterince ödüllendirici gelmeyebiliyor. Bu yüzden birkaç sayfa kitap okurken sıkılmamız, mutlaka artık kitap sevmediğimiz anlamına gelmiyor. Dikkatimizin çalışma biçimini değiştirmiş olabiliriz.
Bir başka sorun da aynı anda birkaç şey yapmaya alışmamız. Televizyon açıkken telefona bakıyor, yemek yerken video izliyor, yürürken mesaj yazıyoruz. Buna "multitasking" (aynı anda birden fazla işle uğraşmak) demeyi seviyoruz ama beynimiz çoğu zaman iki işi aynı anda kusursuz biçimde yapmıyor; dikkati birinden diğerine geçiriyor. Bu geçişler arttıkça da derinleşmek zorlaşıyor.
Sonuçta ortaya tuhaf bir tablo çıkıyor: Gün boyunca yüzlerce şey görüyoruz ama çok azının içinde gerçekten kalıyoruz.
Peki dikkatimizi geri kazanabilir miyiz?
İyi haber şu ki dikkat sabit bir özellik değil. Alışkanlıklarımızla şekillenebiliyor. Dolayısıyla yeniden uzun bir metne, kitaba ya da filme odaklanmayı öğrenmek mümkün. Ama yıllardır beyni hızlı uyaranlara alıştırdıktan sonra ilk gün telefonu kapatıp Dostoyevski'nin karşısına geçmek biraz ağır bir başlangıç olabilir.
Ben daha küçük adımları seviyorum.
Örneğin kitap okumaya yeniden başlamak isteyen biri ilk gün kendisine "Bu akşam bir saat okuyacağım" hedefi koymak yerine on beş dakika belirleyebilir. Önemli olan kaç sayfa okuduğu değil, o on beş dakika boyunca başka bir uyarana geçmemesidir. Birkaç hafta sonra süre zaten uzamaya başlar.
Telefonu yalnızca sessize almak da çoğu zaman yeterli olmuyor. Çünkü telefon yanımızdaysa, bildirim gelmese bile ona bakma ihtimalimiz zihnimizin bir köşesinde duruyor. Kitap okurken telefonu başka bir odaya bırakmak bu yüzden şaşırtıcı derecede işe yarayabilir.
Film izlerken de kendimize küçük bir kural koyabiliriz: İlk yarım saat telefon yok. Başlangıçta eliniz birkaç kez telefona gidebilir. Hatta, "Bir şey kaçırıyorum" hissi bile gelebilir. İşte tam o anda telefona uzanmamak aslında dikkati yeniden eğittiğimiz anlardan biridir.
Bir diğer yöntem ise sosyal medyaya ulaşmayı biraz zorlaştırmak. Uygulamaları ana ekrandan kaldırmak, otomatik bildirimleri kapatmak ya da gün içinde sosyal medyaya bakacağımız belirli zamanlar oluşturmak basit görünebilir ama alışkanlık döngüsünü bozmak açısından işe yarar. Çünkü bazen sosyal medyaya bilinçli bir karar vererek değil, sadece telefon elimizde olduğu için giriyoruz.
Ve belki de en önemlisi, yeniden sıkılmaya izin vermek.
Otobüs beklerken, kahve içerken, asansörde birkaç kat çıkarken hemen telefona uzanmak zorunda değiliz. Beynin her boş saniyesini bir görüntüyle doldurmadığımızda başlangıçta huzursuz olabiliriz. Ama dikkat dediğimiz becerinin bir parçası da sürekli yeni bir uyaran aramadan bulunduğumuz yerde kalabilmektir.
Belki eskisi kadar kitap okuyamıyor ya da bir filmi başından sonuna kadar izleyemiyor olmamız irademizin zayıfladığı anlamına gelmiyor. Günlük hayatımız, dikkatimizi sürekli başka bir yere çağıran uyaranlarla doldu.
Ama dikkatimizi nereye vereceğimiz konusunda hâlâ söz hakkımız var.
Bu akşam bir deney yapın. Telefonu başka bir odaya bırakın. Bir kitap açın ya da uzun zamandır izlemek istediğiniz filmi başlatın. İlk sıkıldığınız anda başka bir şeye geçmeyin. Biraz daha kalın.
Çünkü bazen dikkatimizi geri kazanmanın yolu daha fazla şey görmek değil, tek bir şeyin yanında biraz daha uzun kalabilmektir.
Ve her zamanki gibi, mesele insan.