Fransa’da okullardaki yetersizliklere karşı başlayan öğrenci protestoları, hayat pahalılığına, barınma sorununa ve kamu hizmetlerindeki gerilemeye karşı ülke çapında bir harekete dönüştü. Öğrencilerin yanına işçiler, sendikalar ve Sarı Yelekliler hareketinden kalan gruplar da katıldı. Benzer huzursuzlukların İtalya’dan Belçika’ya, Portekiz’den Arnavutluk’a uzanması, meselenin tek bir ülkenin sınırlarını aştığını gösteriyor. İnsanlar yalnızca daha az kazanmakla değil, çalıştıkları hâlde geleceklerini kuramamakla da mücadele ediyor.

Peki Türkiye’de neden benzer sorunlar, aynı ölçekte ve süreklilikte ortak bir toplumsal tepkiye dönüşmüyor?

Bu sorunun cevabını, halkın öfkeli olup olmadığında değil, öfkesini nasıl yaşadığı ve örgütleyebildiğinde aramak gerekiyor.

Psikanalitik açıdan bastırılan duygu ortadan kalkmaz; başka biçimlerde kendisini gösterebilir. Ancak toplumsal düzeyde bireyin ruhsal mekanizmalarını doğrudan bütün bir ülkeye uyarlamak doğru değildir. Yine de bir toplumda çaresizlik duygusu yerleştiğinde, insanlar sorunların değiştirilebileceğine inanmak yerine onlara katlanmayı öğrenebilir. Geçim sıkıntısı kişisel başarısızlık gibi algılanabilir; kamusal bir sorun, bireyin kendi yetersizliğiymiş gibi yaşanabilir. Böylece ortak bir sorunun yükü, milyonlarca insanın omuzlarında ayrı ayrı taşınır.

Türkiye’deki temel çelişki de burada beliriyor: İnsanların yaşadığı ekonomik ve toplumsal sorunlar ortaklaşırken, bu sorunları ifade edebilecekleri ortak bir zemin aynı ölçüde güçlenemiyor. Geçim derdiyle uğraşan insanın örgütlenmeye ayıracak zamanı ve enerjisi azalıyor. İşini kaybetme, hukuki sonuçlarla karşılaşma veya toplumsal baskıya uğrama ihtimali de kamusal tepkinin maliyetini yükseltebiliyor. Uluslararası gözlem kuruluşları, Türkiye’de toplantı ve gösteri özgürlüğüne yönelik kısıtlamaları ve sivil toplumun hareket alanındaki daralmayı bu çerçevede raporluyor.

Fakat meseleyi yalnızca baskıyla açıklamak da eksik olur. Fransa’da da polis müdahaleleri, siyasi kutuplaşma ve ekonomik güçlükler var. Buna rağmen öğrencilerin, sendikaların ve farklı toplumsal grupların ortak talepler etrafında buluşabilmesi, örgütlenme kanallarının ve kolektif eylem deneyiminin önemini gösteriyor. Türkiye’de ise siyasal kutuplaşma, birbirinden farklı kesimlerin aynı sorunu farklı anlamlandırmasına yol açabiliyor. Bir kesimin itirazı diğerinin meselesi sayılmadığında, ortak çıkarın yerini kimlikler arasındaki mesafe alıyor.

Burada bir yanılgıdan da kaçınmalıyız: Sokakların sessiz olması, toplumun razı olduğu anlamına gelmez. Sandık tercihi, bireysel tepki, göç etme isteği, gündelik hayattan çekilme ve kamusal eylem birbirinden farklı davranışlardır. Toplumsal hoşnutsuzluk her zaman meydanlarda görünür hâle gelmez. Üstelik Fransa’daki protestoların büyüklüğü de tek başına toplumsal değişimin gerçekleşeceğini garanti etmez; kitlesel öfkenin kalıcı sonuç üretmesi için örgütlenme, ortak hedef ve siyasal temsil gerekir.

Atatürk’ün Cumhuriyet anlayışında yurttaş, yalnızca yönetilen değil, ülkenin geleceğinde söz sahibi olan kişidir. Bu anlayış, toplumun her sorunda sokağa çıkmasını değil; haklarını bilen, örgütlenebilen, kurumları sorgulayabilen ve ortak çıkarını savunabilen yurttaşlardan oluşmasını gerektirir. Demokratik tepkinin gücü, öfkenin şiddetinde değil, onu hukuk ve akıl çerçevesinde kalıcı bir talebe dönüştürebilmesindedir.

Türkiye’nin ihtiyacı, Fransa’daki görüntüleri taklit etmek ya da sokak çatışmalarını romantikleştirmek değildir. İhtiyaç duyulan şey, farklı toplumsal kesimlerin birbirinin sorununu kendi sorunu olarak görebilmesidir. Çünkü ortak sorunlar ortak bir dil kazanmadığında, herkes kendi çaresizliğiyle baş başa kalır.

Bir toplumun en büyük tehlikesi öfkelenmesi değil, hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanarak öfkesinden bile vazgeçmesidir. Cumhuriyet’in yurttaşlık bilinci, tam da bu inancı kırmakla başlar.