Türkiye bugün yapay zekâyı konuşuyor. Hangi mesleklerin ortadan kalkacağı, kaç kişinin işsiz kalacağı, yapay zekânın ekonomiyi nasıl değiştireceği tartışılıyor. Oysa asıl soruyu henüz yeterince sormuyoruz:

Yapay zekâ çağında nasıl bir insan yetiştireceğiz?

Çünkü mesele yalnızca teknolojinin insanın elinden hangi işleri alacağı değildir. Asıl mesele, insanın değişen dünyada kendisini nasıl var edeceğidir.

Türkiye’nin gençlerine yıllardır benzer bir reçete sunuyoruz: İyi bir üniversite kazan, diploma al, güvenli bir meslek edin, işe gir, hayatını kur.

Fakat dünya artık bu kadar basit değil.

Yapay zekâ bazı meslekleri dönüştürecek, bazılarını ortadan kaldıracak, yeni meslekler ortaya çıkaracak. Bugün “garanti meslek” diye gördüğümüz birçok alanın yarın aynı güvenceyi sunacağının garantisi yok.

Burada gençlere “daha çok çalışın” demek yetmez.

Onlara düşünmeyi öğretmek gerekir.

Çünkü yapay zekânın olduğu bir dünyada bilgiye ulaşmak giderek kolaylaşacak. Makineler hesaplayacak, yazacak, çevirecek, analiz edecek. İnsan için asıl değerli olan ise bunların ötesinde kalacak: sorgulamak, anlamlandırmak, karar vermek, sorumluluk almak ve yeni bir fikir ortaya koymak.

Tam da bu nedenle Cumhuriyet’in eğitim anlayışını yeniden düşünmeliyiz.

Atatürk’ü yalnızca geçmişin büyük lideri olarak anmak, onun düşüncesine yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir. Atatürk’ün asıl mirası geleceğe bakabilme cesaretidir. Cumhuriyet, insanı yalnızca bir mesleğin sahibi yapmak için kurulmadı; kendi aklıyla düşünebilen, bilimi rehber edinen, bağımsız karar verebilen bir yurttaş yetiştirmek için kuruldu.

Bugün buna her zamankinden fazla ihtiyacımız var.

Çünkü gençlerimize sürekli “başarılı ol” diyoruz.

Ama başarının ne olduğunu sormuyoruz.

İyi bölüm oku, iyi maaş kazan, ev sahibi ol, kariyer yap...

Peki sonra?

Bütün bunları ne için istiyorsun?

Burada yalnızca ekonomik değil, psikolojik bir mesele de var. İnsan yaptığı işle kendisine bir kimlik kuruyor. “Ben doktorum”, “ben mühendisiyim”, “ben öğretmenim” diyerek kendisini tanımlıyor. Teknolojik dönüşüm bu kimlikleri de değiştirdiğinde yalnızca işini değil, kendisine dair anlatısını da kaybedebiliyor.

Üstelik genç insan çoğu zaman kendi arzusunun peşinden değil, toplumun ondan beklediği hayatın peşinden gidiyor.

“Ne istiyorsun?” sorusunun yerini “Ne kazanacaksın?” sorusu alıyor.

Lacan’ın kavramıyla söylersek, özne kendi arzusunu değil, Öteki’nin arzusunu gerçekleştirmeye çalışıyor.

Sonra da neden mutsuz ve yönsüz bir gençlik ortaya çıktığını tartışıyoruz.

Türkiye’nin gelecekte yalnızca yapay zekâ kullanan insanlara değil, yapay zekânın ne yapması gerektiğini sorgulayabilen insanlara ihtiyacı var.

Bilim insanına, mühendise, öğretmene, sanatçıya, filozofa, psikoloğa, girişimciye, teknisyene ihtiyacımız var. Fakat hepsinden önce düşünebilen insana ihtiyacımız var.

Bu yüzden Türkiye’nin yeni kalkınma politikası yalnızca teknoloji yatırımı olmamalıdır.

İnsan yatırımı olmalıdır.

Bilim üreten üniversiteler, nitelikli mesleki eğitim, özgür araştırma ortamı, güçlü kültür ve sanat politikası, teknolojiye erişebilen çocuklar, dünyayı takip eden fakat kendi aklını başkasına teslim etmeyen gençler...

Cumhuriyet’in yeni insanı böyle yetişir.

Çünkü teknolojik bağımsızlık yalnızca kendi yazılımını üretmek değildir.

Kendi kararını verebilen insan yetiştirmektir.

Cumhuriyet bize hazır bir gelecek bırakmadı.

Bize geleceği kurma sorumluluğu bıraktı.

Bugün önümüzde yeni bir eşik var. Ya eğitim sistemimizi geleceğe göre yeniden kuracağız ya da başkalarının ürettiği teknolojileri tüketen bir ülke olarak kalacağız.

Mesele yapay zekâ değil.

Mesele, yapay zekâ çağında nasıl bir Türkiye ve nasıl bir insan istediğimizdir.

Çünkü Cumhuriyet’in en büyük iddiası hiçbir zaman yalnızca güçlü bir devlet kurmak değildi.

Kendi aklıyla düşünebilen güçlü bir insan yetiştirmekti.