Türkiye’de okul saldırılarını konuşurken genellikle olayın kendisine odaklanıyoruz: Kim yaptı, nasıl yaptı, hangi önlem alınmalı? Oysa bir çocuğun başka bir çocuğa şiddet uygulaması, yalnızca bireysel bir davranışın değil, içinde yetiştiği toplumsal dünyanın da sorgulanmasını gerektirir. İstanbul Başakşehir’de bir öğrencinin hayatını kaybettiği, yedi öğrencinin yaralandığı saldırı, bu soruyu yeniden önümüze koyuyor. Mesele yalnızca okulların güvenliği değil; çocuklarımızın nasıl bir dünyada büyüdüğü ve bu dünyadan ne öğrendiğidir.
Psikanalitik açıdan çocuk, dünyayı yalnızca kendisine söylenenlerden öğrenmez. Yetişkinlerin ilişkilerini, öfkeyle nasıl baş ettiklerini, güç karşısında nasıl davrandıklarını da içselleştirir. Elbette şiddetin tek bir nedeni yoktur; aile ilişkileri, akran çevresi, dijital içerikler ve bireysel özellikler farklı biçimlerde rol oynayabilir. Ancak şu soruyu sormak zorundayız: Çocuklarımıza öfkelerini ifade etmeyi, reddedilmeyle baş etmeyi ve başkasının sınırlarını tanımayı öğretebiliyor muyuz, yoksa onlardan yalnızca itaat etmelerini mi bekliyoruz?
Şiddeti anlamaya çalışmak, onu mazur görmek değildir. Tam tersine, bir davranışın arkasındaki koşulları araştırmak, benzer olayların önüne geçebilmenin ilk adımıdır. Yalnızca cezaya odaklanan yaklaşım, olay gerçekleştikten sonra devreye girer. Oysa asıl sorumluluk, tehlikeyi önceden fark edebilen ve çocuğa gerektiğinde destek sunabilen kurumları oluşturmaktır. Okullardaki güvenlik önlemleri elbette gereklidir; ancak akran zorbalığı, tehditler, psikolojik destek eksikliği ve öğretmenlerin müdahale imkânları da aynı ciddiyetle ele alınmalıdır.
Çocuğu yalnızca ailenin sorumluluğunda görmek de yeterli değildir. Aile, okul ve devlet, çocuğun gelişiminde birbirini tamamlayan sorumluluklar taşır. Bu sorumluluklardan herhangi birini görünmez kılmak, sorunu çözmek yerine suçu başkasına yüklemeye yarar. Çocukların güvenli bir eğitim ortamına erişmesi, psikolojik destek mekanizmalarının güçlendirilmesi ve zorbalığa karşı etkili müdahale yollarının kurulması kamusal bir yükümlülüktür.
Burada Cumhuriyet’in eğitim anlayışını yeniden hatırlamak gerekiyor. Atatürk’ün eğitim idealinin merkezinde aklını kullanan, sorgulayan ve özgür düşünebilen bireyler yetiştirmek vardır. Bilimsel eğitim, yalnızca bilgi aktarmak değil; düşünmeyi, neden-sonuç ilişkisi kurmayı ve ortak yaşamın sorumluluğunu üstlenmeyi öğretmektir. Cumhuriyet’in eğitim mirasını savunmak, yalnızca geçmişle övünmek değil, bugünün çocuklarına bu mirasın gerektirdiği imkânları sağlayıp sağlayamadığımızı sorgulamaktır.
Çocuklardan daha fazla disiplin, ailelerden daha fazla kontrol, öğretmenlerden daha fazla fedakârlık bekleyerek bu sorumluluğu yerine getiremeyiz. Güvenlik önlemleri, rehberlik hizmetleri, çocuk koruma mekanizmaları ve zorbalığa müdahale politikaları birlikte ele alınmalıdır. Üstelik alınan önlemlerin gerçekten işe yarayıp yaramadığı güvenilir verilerle değerlendirilmelidir. Çünkü tekil olaylardan hareketle bütün bir kuşağı suçlamak da yaşananları münferit vakalar olarak görüp geçmek de bilimsel bir yaklaşım değildir.
Bugün okul kapısında yalnızca içeri kimin girdiğini değil, çocuklarımızın hangi ilişkilerin içinde büyüdüğünü de sormalıyız. Okul, sadece derslerin işlendiği bir bina değil, toplumun geleceğinin kurulduğu yerdir. O geleceği güvenlik kameralarıyla koruyabiliriz; ancak onu inşa etmek için bilime, nitelikli eğitime ve kamusal sorumluluğa ihtiyacımız var.
Bir toplumun çocuklarına öğrettiği en önemli ders, yalnızca neyi yapmamaları gerektiği değil, başka bir insanla nasıl yaşayacaklarıdır.