Bazen bir ülkenin gündemine bakarsınız ve hangi haberi köşenize taşıyacağınızı bilemezsiniz. Ekonomi deseniz başka bir kriz kapıda, eğitim deseniz okullarda silah konuşuluyor, dış politika deseniz Türkiye bir yandan Irak’la yeni bir güvenlik düzeni kuruyor, diğer yandan Doğu ile Batı arasındaki dengede kendisine yeni bir yer arıyor. Sermaye piyasaları ise Türkiye’nin “gelişmekte olan piyasa” statüsünün dahi yeniden tartışılabileceği bir noktaya geldiğini gösteriyor.

İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bütün bunlar gerçekten birbirinden bağımsız mı?

Belki de değil.

Son bir haftanın Türkiye’sine biraz uzaktan baktığımızda, karşımıza yalnızca ekonomik, siyasi veya toplumsal sorunlar çıkmıyor. Daha derinde, kurumların toplumu taşıma kapasitesi sorunu çıkıyor.

Okulda güvenlik, ekonomide öngörülebilirlik, devlette hukuk, dış politikada ağırlık ve eğitimde gelecek duygusu... Farklı görünen başlıkların kesiştiği yer burası.

22 Eylül’de Manisa Turgutlu’da bir okulun yakınında düzenlenen silahlı saldırıda 11 çocuk yaralandı. Birkaç gün sonra Osmaniye’de bir öğretmen okul bahçesinde, ailevi bir mesele nedeniyle yeğeni tarafından silahla öldürüldü. Osmaniye Valiliği olayın okul yönetimi veya öğrencilerle ilgili olmadığını özellikle açıkladı. Dolayısıyla bu iki olayın aynı nedenden kaynaklandığını söylemek doğru olmaz. Fakat ikisinin de bize hatırlattığı daha geniş bir gerçek var: Şiddet, toplumun farklı alanlarında kendisine giderek daha fazla yer buluyor.

Burada psikolojik kolaycılığa düşmemek gerekiyor. Her saldırganı “psikolojik sorunlu” ilan etmek, toplumsal sorumluluğu bireyin ruhsal yapısına havale etmekten başka bir işe yaramaz.

Psikanalitik açıdan mesele daha derindir.

İnsan yalnızca kendi iç dünyasının ürünü değildir. İç dünyasını kuran ilişkiler, sınırlar, otorite figürleri, aile, okul ve toplum da insanın ruhsal örgütlenmesinin parçasıdır.

Dolayısıyla bugün çocuklarımız neden öfkeli diye sorarken yalnızca çocuğa bakamayız.

Çocuğun içinde büyüdüğü topluma da bakmak zorundayız.

Aynı soruyu ekonomi için de sorabiliriz.

Türkiye’de yatırım fonlarıyla ilgili yaşanan kriz sonrasında yüzlerce bin yatırımcıyı ilgilendiren süreç, piyasalardaki kurumsal güvenilirlik tartışmasını yeniden gündeme taşıdı. Reuters’a göre 100’den fazla yatırım fonu ve yaklaşık 20 milyar dolarlık varlık sürecin merkezinde bulunurken, soruşturma kapsamında bazı şirketlerin malvarlıklarına yönelik tedbirler uygulandı; 28 Eylül’de 46 şirket açısından bu tedbirlerin kaldırıldığı bildirildi.

Daha dikkat çekici olan ise uluslararası piyasa kuruluşlarının Türkiye’ye bakışı.

MSCI, Türkiye’deki hissedar şeffaflığı ve koordineli işlemler konusunda kaygılarını ortaya koydu ve Kasım 2026 incelemesine kadar yeterli ilerleme görülmemesi hâlinde Türkiye’nin piyasa sınıflandırmasının yeniden değerlendirilmesine yönelik danışma süreci başlatabileceğini bildirdi. Türkiye bugün itibarıyla “gelişmekte olan piyasa” statüsünü kaybetmiş değildir; ancak bu statünün geleceği konusunda izleme süreci bulunmaktadır.

Buradaki mesele yalnızca borsa değildir.

Bir ülkenin kurallarının ne kadar öngörülebilir olduğudur.

Yatırımcı parasını yalnızca şirketin kârına emanet etmez. Hukuka, denetime, şeffaflığa ve yarının bugünden tamamen farklı olmayacağına da bakar.

Vatandaş açısından da benzer bir durum söz konusudur. Devlet yalnızca polis, mahkeme veya vergi dairesi değildir. Devlet, hayatın öngörülebilirliğini sağlayan kurumların bütünüdür.

İşte burada Atatürk’ün devlet ve kurum anlayışını yeniden hatırlamak gerekiyor.

Cumhuriyet, yalnızca bir rejim değişikliği değildi. Aynı zamanda kişilerden kurumlara geçiş projesiydi.

Bir kişinin iradesine güvenmek yerine kuruma güvenmek; bir kişinin lütfuna ihtiyaç duymak yerine hukuka dayanmak; bir kişinin bilgeliğini beklemek yerine aklı ve bilimi ölçü almak.

Atatürk’ün “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak” hedefini yalnızca ekonomik büyüme olarak okumak bu nedenle eksiktir.

Muasırlaşmak, aynı zamanda kurumsallaşmaktır.

Bu haftanın dış politika haberleri de başka bir pencere açıyor.

Türkiye ile Irak arasında yapılan anlaşma kapsamında Başika-Zilkan yerleşkesinin belirlenen mekanizma ve takvim doğrultusunda Irak Federal Hükümeti’ne devredilmesi, buna karşılık Sincar’da devlet otoritesinin güçlendirilmesi ve silahlı unsurların ortadan kaldırılması yönünde mutabakat sağlanması kararlaştırıldı. Ayrıca Kalkınma Yolu Projesi’nin hızlandırılması hedefleniyor.

Bu gelişme bize başka bir şeyi hatırlatıyor:

Güç yalnızca sınırın ötesinde asker bulundurmak değildir.

Asıl güç, güvenlik hedeflerini diplomasi, ekonomi ve bölgesel işbirliğiyle gerçekleştirebilmektir.

Türkiye’nin önümüzdeki dönemde ihtiyacı olan dış politika da belki tam olarak budur.

Ne Batı’ya teslimiyet ne Doğu’ya romantik bir savrulma.

Ne yalnızca askerî güç ne yalnızca diplomatik söylem.

Kendi çıkarını bilen, kurumları güçlü, ekonomisi sağlam ve gerektiğinde herkesle konuşabilen bir devlet aklı.

Cumhuriyet’in kuruluşundaki bağımsızlık fikrinin bugünkü karşılığı da budur.

Bağımsızlık yalnızca başka bir devletin emrine girmemek değildir. Ekonomide başkasına muhtaç olmamak, teknolojide dışarıya bağımlı kalmamak, hukukta öngörülebilir olmak, eğitimde çağın gerisinde kalmamak ve kendi kurumlarını ayakta tutabilmektir.

Bu nedenle son bir haftanın haberlerine bakarken insanın “Hangi haberi yazmalıyım?” diye düşünmesi aslında biraz anlamsızlaşıyor.

Belki de yazılması gereken tek bir haber yok.

Bir ülkenin aynı anda yaşadığı farklı kırılmaların bütünü var.

Okulda çocuklarımızın güvenliği.

Piyasada yatırımcının korunması.

Devlette hukukun ağırlığı.

Dış politikada Türkiye’nin ağırlığı.

Eğitimde Türkiye’nin geleceği.

Bunların hepsi aynı soruya bağlanıyor:

Türkiye, kendisini taşıyabilecek kadar güçlü kurumlar kurabiliyor mu?

Bugün asıl tartışmamız gereken soru budur.

Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı sürekli olarak yeni bir “kurtarıcı” aramak değildir.

Daha iyi okul.

Daha güçlü hukuk.

Daha şeffaf piyasa.

Daha nitelikli eğitim.

Daha üretken ekonomi.

Daha akılcı dış politika.

Daha liyakatli kurumlar.

Kısacası kişilere değil, Cumhuriyet’in kurumlarına dayanabileceğimiz bir düzen.

Atatürk’ün yaptığı en büyük işlerden biri de buydu: Bir ülkenin kaderini tek tek insanların iradesinden çıkarıp kurumların, aklın ve yurttaşın ortak sorumluluğuna bırakmak.

Bugün bize düşen de belki bundan daha fazlası değil.

Ama bundan daha azı da kesinlikle değil.

Çünkü mesele yalnızca Türkiye’nin gelişip gelişmediği değildir.

Mesele, Türkiye’nin kendisini taşıyabilecek bir devlet kapasitesine sahip olup olmadığıdır.

Bunun cevabını sloganlar değil; okullarımız, mahkemelerimiz, piyasalarımız, üniversitelerimiz ve devlet kurumlarımız verecek.

Türkiye’ye bakmanın zamanı geldi.

Ama bu kez aynaya bakarak.