Bu hafta ülke gündeminde yine "yeni" kelimesini çok duyduk. Yeni bir oluşum, yeni bir başlangıç, yeni bir yol arayışı... Siyasette yaşanan her gelişme doğal olarak farklı görüşleri ve farklı tartışmaları beraberinde getiriyor. Ancak tüm bunların ötesinde dikkatimi çeken başka bir şey var:

"Yeni" kelimesinin insan psikolojisinde uyandırdığı etki.

İnsan beyni ilginçtir. Bir yandan yeniliği merak eder, diğer yandan ondan çekinir. Çünkü yenilik, beraberinde belirsizlik getirir. Belirsizlik ise zihnimizin sevdiği bir şey değildir. Bu yüzden hayatımızın birçok alanında aynı ikilemi yaşarız. Yıllardır mutsuz olduğumuz bir işten ayrılmak isteriz ama istifa etmeye cesaret edemeyiz. Bizi yoran bir ilişkiyi bitirmek isteriz ama yalnız kalmaktan korkarız. Taşınmayı, yeni bir şehirde yaşamayı ya da farklı bir hayata başlamayı hayal ederiz; sonra da, "Ya pişman olursam?" diye düşünmeye başlarız.

Aslında burada yaşadığımız şey çoğu zaman değişimin kendisi değil, değişimin ne getireceğini bilememektir.

Terapi odasında sık duyduğum cümlelerden biri şudur: "Böyle devam etmek istemiyorum ama değişmeye de cesaret edemiyorum.” Bu cümlede çok tanıdık bir duygu saklıdır. Çünkü insan zihni, bildiği sıkıntıyı çoğu zaman bilmediği ihtimale tercih eder. Tanıdık olan, can yaksa bile güvenli hissettirebilir. Bilinmeyen ise umut vaat etse bile kaygı uyandırır.

Psikolojide buna "statükoyu koruma eğilimi" diyebiliriz. İnsan, mevcut düzeninden memnun olmasa bile onu sürdürmeye yatkındır. Çünkü değişim sadece yeni fırsatlar değil, yeni sorumluluklar ve yeni riskler de getirir.

Ama şu da bir gerçek: Hayatımızdaki güzel gelişmelerin neredeyse tamamı bir zamanlar belirsizlikti. İlk işimiz, ilk aşkımız, ilk evimiz, ilk çocuğumuz, hatta ilk kez "hayır" diyebildiğimiz an... Bunların hiçbiri başlarken garanti taşımıyordu.

Demek ki sorun yenilik değil; sorun, yeniliğin sonucunu bugünden bilmek istememiz.

Elbette her değişim iyi sonuçlanacak diye bir kural yok. Yeni olan her şey doğru da değildir. Bazen yeni bir yol açılır, bazen de eski yolda kalmak daha isabetlidir. Önemli olan, kararlarımızı sadece değişim korkusuyla ya da sadece yenilik heyecanıyla vermemektir.

Belki de kendimize şu soruyu sormalıyız: "Ben gerçekten mevcut durumdan memnun olduğum için mi burada kalıyorum, yoksa sadece alıştığım için mi?"

Bu sorunun cevabı bazen siyasette, bazen iş hayatında, bazen de ilişkilerimizde verdiğimiz kararların nedenini anlamamıza yardımcı olabilir.

Çünkü değişim önce dışarıda değil, insanın zihninde başlar. Yeniye cesaret etmek de eskiye tutunmak da en çok orada şekillenir.

Ve her zamanki gibi, mesele insandır.