Türkiye ekonomisinin en çarpıcı fotoğraflarından biri, belki de enflasyon rakamlarında değil, İsviçre saatlerinde saklı.
İsviçre’den Türkiye’ye yapılan saat ihracatı yılın ilk beş ayında 131,8 milyon İsviçre frangına ulaştı. Küresel İsviçre saati ihracatı gerilerken Türkiye’ye satışların artması, Türkiye’de paranın ve servetin nasıl el değiştirdiğini tartışmak açısından dikkat çekici bir veri.
Çünkü aynı Türkiye’de milyonlarca insan ay sonunu getirebilmek için markette ürünlerin fiyatını karşılaştırıyor, etiket değiştiğinde hesabını yeniden yapıyor, kredi kartına yükleniyor, borcunu erteliyor.
Başka bir Türkiye’de ise yüz binlerce liralık, hatta milyonlarca liralık saatler satın alınıyor.
İşte asıl mesele burada.
Türkiye’de ekonomik tabloya yalnızca enflasyon, büyüme ya da kişi başına gelir üzerinden bakmak artık yeterli değil. Çünkü ortalama rakamlar, toplumun içindeki uçurumu gizliyor. Bir kesim için enflasyon hayat standardını aşağı çeken ağır bir sorun haline gelirken, servet sahibi kesim için yüksek enflasyonun anlamı bambaşka olabiliyor.
Geliri maaştan ibaret olan vatandaşın en büyük derdi fiyat artışı.
Servetini gayrimenkulde, şirkette, finansta ya da farklı varlıklarda tutan kesimin ise enflasyon karşısında kendisini koruyacak çok daha fazla seçeneği var.
Sonuçta aynı ekonomik koşullar iki farklı hayat yaratıyor.
Bir tarafta “Bu ay kirayı nasıl ödeyeceğim?” sorusu var.
Diğer tarafta “Bu saatin hangi modelini alayım?” sorusu.
Bu iki soru aynı ülkede soruluyor.
Üstelik mesele yalnızca lüks saat değil. Pahalı otomobiller, lüks konutlar, özel eğitim, yurt dışı seyahatleri ve yüksek fiyatlı tüketim ürünleri de Türkiye’de belirli bir kesimin harcama gücünün hâlâ son derece yüksek olduğunu gösteriyor.
Buradan “Türkiye zenginleşiyor” sonucu çıkarmak ise büyük bir yanılgı olur.
Çünkü birkaç milyon kişinin yüksek harcama kapasitesi, milyonlarca kişinin satın alma gücündeki kaybı ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, ortaya daha sert bir tablo çıkar: Türkiye’de servet ile gelir arasındaki fark büyüdükçe, ekonomik hayat da iki ayrı dünyaya bölünüyor.
Bir Türkiye’de emek gelirinin satın alma gücü konuşuluyor.
Diğer Türkiye’de servetin nasıl değerlendirileceği...
Bir Türkiye’de emekli maaşıyla ay sonu hesabı yapılıyor.
Diğer Türkiye’de İsviçre’den saat siparişi veriliyor.
Bir Türkiye’de vatandaş temel gıda ürünlerinin fiyatını tartışıyor.
Diğer Türkiye’de lüks tüketimin fiyatı artık bir statü göstergesine dönüşüyor.
Ve bütün bunlar olurken bize hâlâ “ortalama” Türkiye anlatılıyor.
Oysa ortalama Türkiye diye bir şey giderek daha fazla kâğıt üzerinde kalıyor.
Asıl Türkiye, gelir grupları arasındaki farkta ortaya çıkıyor.
İsviçre saatlerinin Türkiye satışlarında yaşanan artış bu nedenle küçümsenecek bir veri değil. Ekonominin tamamını temsil etmiyor ama Türkiye’de paranın hangi kesimde yoğunlaştığına ilişkin güçlü bir işaret veriyor.
Belki de bugün Türkiye ekonomisinin en büyük sorusu “Enflasyon ne kadar?” değil.
“Enflasyonun bedelini kim ödüyor, enflasyondan kim korunabiliyor?” sorusu.
Çünkü aynı enflasyon, aynı ülkede herkese aynı faturayı çıkarmıyor.
Kimi vatandaş ekmeğin fiyatını hesaplıyor, kimi milyonluk saatin fiyatını.
Ve Türkiye’nin gerçek ekonomik hikâyesi, işte bu iki fiyat etiketinin arasındaki uçurumda yatıyor.