Eskiden bir yere gittiğimizde orada bulunmamız yeterliydi. Şimdi bazen orada olduğumuzu başkalarının da bilmesi gerekiyor.

Gittiğimiz restoranı, çıktığımız tatili, yaptığımız sporu, okuduğumuz kitabı, aldığımız çiçeği, kutladığımız doğum gününü paylaşıyoruz. Hatta bazen yaşadığımız anın tadını çıkarmadan önce fotoğrafını çekmeyi düşünüyoruz. Çünkü artık hayatı sadece yaşamakla kalmıyor, bir yandan da gösteriyoruz.

Peki neden bu kadar görünür olmak istiyoruz?

İlk akla gelen cevap sosyal medya olabilir. Ama bence mesele bundan biraz daha eski. Sosyal medya bu ihtiyacı yaratmadı; zaten içimizde olan bir ihtiyata son derece elverişli bir alan açtı.

İnsan, görülmek ister.

Çocukluğumuzu düşünelim. Yaptığı resmi annesine götürüp “Bak!” diyen bir çocuk aslında yalnızca yaptığı resmi göstermiyordur. Bir anlamda “Beni gör, yaptığımı fark et, benimle ilgilen” diyordur. Yetişkin olduğumuzda bu ihtiyaç ortadan kaybolmaz. Biçim değiştirir. Yaptığımız işin takdir edilmesini, sevdiğimiz insanın bizi fark etmesini, bulunduğumuz çevrede önemsenmeyi isteriz.

Bunların hiçbirinde yanlış bir şey yok. Görülmek, kabul edilmek ve bir yere ait olduğumuzu hissetmek temel insani ihtiyaçlarımızdan. Sorun, görülmek ile değerli olmak arasındaki sınır birbirine karışmaya başladığında ortaya çıkıyor. Çünkü sosyal medya çağında görünürlük ölçülebilir hâle geldi. Kaç kişi beğendi? Kaç kişi izledi? Kim yorum yaptı? Kaç takipçim var? Daha da ilginci, kim gördü ama beğenmedi?

Bir zamanlar çevremizden aldığımız sosyal geri bildirim bugün rakamlara dönüştü.

Dolayısıyla insanın çok eski bir ihtiyacı olan onaylanma, cebimizde taşıdığımız telefon aracılığıyla günün her saatinde sınanabilir hâle geldi.

Bir fotoğraf paylaşıyoruz ve birkaç dakika sonra kimlerin gördüğüne bakıyoruz. Beklediğimiz kişi beğenmediyse canımız sıkılabiliyor. Bir paylaşım beklediğimiz ilgiyi görmediğinde, aslında birkaç rakamdan ibaret olan sonuç bazen farkında olmadan kendimizle ilgili bir değerlendirmeye dönüşebiliyor: “Demek ki yeterince ilgi çekici değilim.”

İşte görünür olma isteğinin yorucu tarafı burada başlıyor.

Çünkü insan kendi değerini dışarıdan gelen ilgiyle ölçmeye başladığında, o ilginin devamına da ihtiyaç duymaya başlıyor. Dün yüz kişinin ilgisi yeterliyken bugün aynı sayı yetmeyebiliyor. Daha çok görülmek, daha çok beğenilmek, daha çok konuşulmak gerekiyor.

Ve bir süre sonra insan kendisine şu soruyu sormayı unutabiliyor: “Ben bunu gerçekten istiyor muyum, yoksa başkalarının görmesini mi istiyorum?”

Bu soru yalnızca sosyal medya için geçerli değil. Bazen seçtiğimiz meslekte, satın aldığımız bir şeyde, yaşadığımız ilişkide hatta verdiğimiz kararlarda bile görünmez bir seyirci varmış gibi davranabiliyoruz. Hayatımızın bir bölümünü kendimiz için, bir bölümünü ise başkalarının gözündeki hâlimiz için yaşayabiliyoruz.

Psikolojide benlik algımız yalnızca içeriden kurulmaz. Başkalarının bizi nasıl gördüğü, kabul edilip edilmediğimiz, aldığımız geri bildirimler de kendimizi nasıl değerlendirdiğimizi etkiler. Dolayısıyla “Kimse ne düşünürse düşünsün, sadece kendin için yaşa” demek kulağa hoş gelse de insan doğası açısından pek gerçekçi değildir. Hepimiz belli ölçüde başkalarının bakışına ihtiyaç duyarız.

Asıl mesele, o bakışın hayatımızdaki ağırlığıdır. Görülmek istemek başka, görülmediğimizde kendimizi değersiz hissetmek başka. Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru “Neden paylaşım yapıyorum?” değil. Daha temel bir soru var:

Kimse görmeyecek olsaydı, yine de bunu yapmak ister miydim?

Cevabımız bazen evet, bazen hayır olabilir. İkisinin de bizi kötü ya da yüzeysel bir insan yaptığını düşünmüyorum. Ama cevabın farkında olmak, hayatımızın ne kadarını gerçekten kendimiz için yaşadığımızı anlamak açısından önemli. Çünkü görünürlük çağında insanın en kolay kaybedebileceği şey mahremiyeti değil yalnızca; kendi hayatının seyircisi hâline gelmeden yaşayabilme becerisi de olabilir.

Bazen kimsenin görmediği bir mutluluk da gerçektir. Kimsenin alkışlamadığı bir başarı da başarıdır. Kimsenin bilmediği güzel bir gün de güzel bir gündür. Her şeyin görünür olmak zorunda olmadığı bir dünyada kendimize ait kalan şeyler belki de sandığımızdan daha kıymetlidir.

Çünkü her zamanki gibi, mesele kaç kişinin gördüğü değil...

Mesele insan.