AKP’nin 24 yıllık iktidarının en başarılı yaptığı işleri sayarsak ne yazık ki sadece iki konu öne çıkıyor.
Birincisi kapalı yerlerde getirdikleri sigara yasağından sona ikinci en başarılı yaptıkları uygulama ise gündemi çok hızlı ve ustaca değiştirebiliyor olmalarıdır.
Bugün Cumhuriyet tarihinde fon krizi denilen skandal belki de en büyük yolsuzluk olayına evrilmeye başlamışken AKP’nin kurmayları hemen Mekke Anlaşmasını devreye koyarak gündemi fon skandalından uzaklaştırarak değiştirmeye çalışıyor.
Sadece iki ay geri gittiğimizde 10 Ağustos tarihinde İhanet yasası TBMM’de onaylandı.
Bu yasayla Türk Milleti ayağa kalktı. Zira bize dayatılan konu 50,000 vatandaşımızın katili olan terörist Öcalan’ın serbest bırakılıp TBMM’ye gelmesinin önünü açan ve aynı zamanda Kolombiya’daki ELN ve Filipinler’deki NPA’dan sonra dünyanın en eski ve hâlâ aktif olan terör örgütü olan PKK’ya da olağanüstü af koşulları tanımasını içeriyordu.
Süreç zora girip halk tarafından istenilen destek bir türlü gelmeyince, AKP, bu sefer gündem değiştirerek sanki kendi içinde bir yolsuzluk temizlemesi yapıyor gibi bir algı yürütmek istedi ve hiç bir hukuki sonuç olmayacak bir şeklide Melih Gökçek ile Binalı Yıldırımı servetleriyle ilgili ifadeye çağırma kurgusunu devreye koydu.
Ancak bu temizleme operasyonu planlandığı gibi gitmemiş olacak ki 9 Eylül tarihinde FON SKANDALI patladı.
AKP ilk olarak bu skandala karşı tepkisi sanki bir “iç temizleme ve benden de olsa kim yanlış yaptıysa gözün yaşına bakmam” gibi bir propaganda yürütmeye çalışması belli bir süre başarılı bir şeklide PKK ve terörist Öcalan ile olan İhanet yasasına duyulan tepkiyi dindirmedi ama az da olsa gölgede kalmasını sağlayabildi.
Ancak fon skandalı derinleştikçe ve çok farklı isimlere uzanıp dokunmaya başlayınca AKP, fon krizinin boyutunu ve halkın tepkisini yönetemez oldu.
O yüzden şimdi devreye Yemen halkının emperyalistlere karşı meşru mücadelesini temsil eden Husilerin, Suudi Arabistan’a karşı yürüttükleri operasyonlara karşı Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos tarihinde imzalanan Mekke Anlaşması gündeme getirildi.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ifadesine göre bu anlaşma “bir savunma anlaşmasıdır, saldırı anlaşması değildir” demesi belki de diplomaside en içi boş, yanıltıcı ve çelişkili ifadelerden birisi olarak tarihe geçebilir. Zira gelen saldırılara karşı belli tepki vermeden savunma nasıl sağlanabilir sorusunu tamamen karşılıksız bırakıyor.
AKP, Suriye’de Türkiye’nin çıkarları gereği yanında durması gereken Suriye’nin meşru hükümeti değil de Amerika, İngiltere ve İsrail’in eğittiği, donattığı ve finanse ettiği vekil güçleri desteklemeyi tercih ederken şimdi de yine Türkiye’nin çıkarlarına ters düşecek şekilde Yemen halkının egemenliği ve bağımsızlığı için mücadele eden Husileri değil, Suudi Arabistan’la birlikte emperyalistlerin yerleştirdiği kukla hükümetinin yanında durmayı tercih ediyor.
Sayın Fidan, aynı zamanda 6 Ekim tarihinde gerçekleşen Mekke İttifakı toplantısında Türkiye ve Pakistan’ın Suudi Arabistan’a “ivedilikle” askeri destek verilmesi kararın aldığını açıkladı.
Şimdi bu “ivedilikle” sözü oldukça ilginç zira Mekke anlaşmasının imzalanmasın üstünden iki buçuk ay geçmesine rağmen anlaşma metini kamuoyu ile paylaşılmadı veya Türkiye Büyük Millet Meclisinde getirilmedi.
Şu an Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan adına imzalanan protokolü bu üç ülkenin parlamentosu, kamuoyu, yargısı, halkı veya basını görmedi.
Daha da ilginç bir şekilde Sayın Fidan bu “ivedilikle” ifadesini kullanırken gerçekten imzalanan anlaşmada NATO’nun 5. Maddesi gibi bir maddesi olup olmadığını teyid edecek bir imkânımız bulunmuyor olmasıdır.
Dolayısıyla şu an AKP, sırf emperyalistleri memnun etmek için her an tekrar 18 Mart, 2016 yılında Avrupa Birliği ile imzaladığını iddia ettiği “Geri Kabul Anlaşması” gibi bir gerçek dışı sözleşme maddesiyle ile süreci yürütüyor olabilir.
Zira bu “Geri Kabul Anlaşması”, Türkiye ve Avrupa Birliği arasında imzalanan bir protokol değil, bağlayıcı asla olamayan sadece bir manifestodan ibaretti, ve bu asılsız “anlaşma” ile AKP, Avrupa’nın ileri karakolu olmayı kabul ederek milyonlarca kaçak giriş yapan ağırlıklı ereğin kendi güvenliğimizi büyük riske atarak Avrupa’ya girmesini önledi.
Dolayısıyla şu Mekke Anlaşmasında da böyle bir durum ile karşı karşıya olabilir, sonuçta Türk Milletinin itiraz etmeyeceği maddeler varsa neden kamuoyu ile paylaşılmıyor?
Mehmetçiğimizi, Suudiler için ateşe atan sözleşmeyi görmek zorundayız.
“Yeni Osmanlı” veya “Osmanlının Torunlarıyız” diye Cumhuriyeti reddederek garip bir kimlik kendilerine yaratmaya çalışan AKP teşkilatı, seçmenine Osmanlının yıkılışına ve büyük toprak kaybetmesine neden olan Arap ayaklanmaların arkasına bugün “ivedilikle” destek veremeye çalıştığı Suudi ailesi olduğunu anlatmıyor.
Yine bu büyük ihanet için resmi İngiliz arşivlerinde bulunan tutanaklarda “1917 ile 1923 yıllar arasında Kral İbn Suud’a ödenen sübvansiyonların İngiliz Hükümetine toplam maliyeti 542,000 sterlin” olduğunu belirtiyor.
Yani günümüz parasıyla yaklaşık 50 milyon Sterlin rüşvet verildi bu ihanetçi aileye.
Yine İngiltere’nin Ulusal Arşivlerindeki resmi kayıtlara göre İbn Suud, Osmanlıya karşı ihanet edip ayaklanmalar organize etmesi için o dönemin parasıyla aylık 5,000 Sterlin değerinde saf altın rüşvet aldığını ve diğer ödemelerini ise Rupee veya Sterlin bazında alındığı da kaydediyor.
Tabii diğer ihanetçi olana Mekke Emiri Şerifi Hüseyin bin Ali’nin Arap isyanlarını tıpkı Suud’lerin gibi organize etmesi için İngilizlerden aldığı o dönemin parasıyla 2 milyon Sterlin değerinde aldığı altın rüşvetinden bahsetmiyorum bile.
Dolaysıya bu Mekke Anlaşması eğer doğru değerlendirilirse bölgede Türkiye’nin jeopolitik gücünden yararlanılacak şekilde kullanabilir ancak neye imza atıldığını görmeden Mehmetçiğimizin gönderilmesine karar verilmesi yine Suriye politikası kadar facia ile sonuçlanma riskini çok ciddi bir şekilde taşıyor.
Husileri karşımıza alarak hem onların hedefi haline getirecek bizi hem de İran ile ilişkimizi riske atacak.
Burada bir mezhep politikası değil, uzan vadeli devlet aklını içeren dış politika yürütülmeli.