Bir ülkeyi divana yatırmak mümkün olsaydı, Türkiye'nin ilk söyleyeceği cümle muhtemelen şu olurdu:
“Ben aslında kimim?”
Bu soru basit görünür. Oysa Türkiye'nin yaklaşık iki asırlık modernleşme serüveninin merkezinde bu sorunun bulunduğunu söylemek mümkündür.
Bir yanda Orta Asya'dan Anadolu'ya uzanan tarih, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet birikimi; diğer yanda Batı karşısında yaşanan yenilgiler, modernleşme çabaları ve Cumhuriyet'in kurduğu yeni siyasal kimlik...
Türkiye zaman zaman bunları birbirinin alternatifiymiş gibi yaşadı.
Oysa bir insanın geçmişindeki farklı dönemler birbirini yok etmez. Olgunlaşmak, geçmişi silmek değil; geçmişin farklı parçalarını aynı benlik içerisinde taşıyabilmektir.
Türkiye'nin asıl meselesi de belki tam olarak budur:
Geçmişini unutmak değil, geçmişinin farklı parçalarını aynı benlik içerisinde bir araya getirmekte zorlanmak.
Geçmişle kavga eden gelecek kurulamaz
Psikanalizde bastırılan şeyin ortadan kaybolmadığı, başka biçimlerde geri döndüğü kabul edilir.
Toplumlar için de benzer bir durumdan söz edilebilir.
Tarihimizle hesaplaşmak yerine zaman zaman onunla kavga ediyoruz. Bir dönem Osmanlı'yı bütünüyle yüceltirken Cumhuriyet'i küçümseyebiliyor, başka bir dönem Cumhuriyet'i savunmak adına Osmanlı mirasına mesafeli durabiliyoruz.
Oysa tarih mahkeme salonu değildir.
Osmanlı'yı anlamak Cumhuriyet'ten vazgeçmek değildir.
Cumhuriyet'i savunmak da Türk tarihinin Cumhuriyet'ten önce başladığını inkâr etmek değildir.
Tam tersine, Cumhuriyet'i güçlü yapan şey, geçmişi reddetmesi değil; geçmişten geleceğe doğru yeni bir siyasal ve kültürel sentez kurma iddiasıdır.
Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptığı büyük devrim tam da burada anlaşılmalıdır.
Atatürk, Türk milletine “geçmişinizi unutun” demedi.
Milleti geçmişin içinde dondurmak yerine onu geleceğin öznesi haline getirdi.
Atatürk geçmişi değil, geçmişe mahkûmiyeti reddetti
Atatürkçülüğün özü, geçmiş düşmanlığı değildir.
Tam tersine, tarih bilinci Atatürk düşüncesinin temel unsurlarından biridir. Fakat tarih, geleceği kurmanın malzemesidir; geleceğin yerine geçirilmiş bir sığınak değildir.
Burada çok önemli bir ayrım var.
Tarihinden gurur duymak başka, tarihinin arkasına saklanmak başkadır.
Bir milletin büyüklüğü yalnızca atalarının ne yaptığıyla ölçülemez.
Asıl ölçü, bugün ne ürettiğidir.
Bilimde ne yaptığıdır.
Sanayide ne yaptığıdır.
Eğitimde ne yaptığıdır.
Kendi kurumlarını ne kadar güçlü kurabildiğidir.
Çünkü gerçek millî özgüven, sürekli “Biz büyüğüz” demek değil; büyüklüğü her kuşakta yeniden üretebilmektir.
Türkiye'nin bilinçdışındaki “büyük devlet” arzusu
Türkiye'nin siyasal psikolojisinde güçlü bir “büyük devlet” imgesi bulunduğu açık.
Bu imgenin tarihsel temelleri vardır. Ancak her güçlü imgenin bir gölgesi de bulunur.
“Büyük devletiz” söylemi, gerçek bir özgüvenin ifadesi olabileceği gibi, zaman zaman bugünkü yetersizlik duygusunun telafisine de dönüşebilir.
İşte burada narsisistik savunma devreye girer.
Geçmişin ihtişamı, bugünün eksikliklerini görünmez kılmak için kullanıldığında tarih artık bir bilinç unsuru olmaktan çıkar; bir savunmaya dönüşür.
Oysa Atatürk'ün milliyetçiliği böyle bir savunmaya ihtiyaç duymaz.
Çünkü Atatürkçü düşünce, Türk milletinin büyüklüğünü yalnızca geçmişte aramaz.
Büyüklüğü bir hedef olarak önümüze koyar.
Bu nedenle “Türk milleti büyüktür” cümlesinin en doğru tamamlayıcısı şudur:
Öyleyse daha büyük işler yapmak zorundadır.
Bölünmüş bir benlik
Türkiye'nin bir başka problemi ise sürekli iki seçenek arasında sıkıştırılmasıdır.
Doğu veya Batı.
Osmanlı veya Cumhuriyet.
Gelenek veya modernlik.
Milliyetçilik veya özgürlük.
Devlet veya birey.
Oysa olgun bir toplum bu karşıtlıkları aşabilmelidir.
Batı'nın bilimini almak, Batı'nın her siyasal tutumunu kabul etmek anlamına gelmez.
Türk tarihine sahip çıkmak, modernleşmeden vazgeçmek anlamına gelmez.
Laikliği savunmak, inanç sahibi insanları dışlamak değildir.
Milliyetçilik, dünyaya kapanmak değildir.
Tam tersine, kendine güvenen millet başkasının kimliğine ihtiyaç duymaz.
Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir taraf seçmek değil, kendi parçalarını bütünleştirmektir.
Divandan kalkmanın yolu
Psikanalizin amacı geçmişte sonsuza kadar dolaşmak değildir.
Amaç, geçmişin bugünkü hayat üzerindeki görünmez etkisini fark ederek insanın kendi geleceği üzerinde daha fazla söz sahibi olabilmesidir.
Türkiye için de mesele budur.
Geçmişimizle barışmak, bütün geçmişi onaylamak değildir.
Yanlışlarımızı da başarılarımızı da aynı tarihin içerisinde görebilmektir.
Osmanlı'yı tarihimizden silmeden Cumhuriyet'i savunabilmek.
Cumhuriyet'i savunurken Osmanlı'yı romantik bir masala dönüştürmemek.
Türk dünyasını önemserken dünyaya kapanmamak.
Batı'nın bilimini alırken kendi siyasal irademizi korumak.
Devleti güçlü tutarken yurttaşı küçültmemek.
Millî olmakla evrensel olmanın birbirine düşman olmadığını anlayabilmek.
İşte bu, bölünmüş benlikten bütünleşmiş benliğe geçiştir.
Ve belki divandaki son soru
Türkiye'nin bugün kendisine sorması gereken soru “Biz kimiz?” değildir.
Bu sorunun cevabını tarihimiz zaten fazlasıyla vermiştir.
Asıl soru şudur:
“Bütün bu mirasla ne yapacağız?”
Çünkü bir milletin geçmişi ne kadar büyük olursa olsun, gelecek onun mirasçılarının sorumluluğundadır.
Atatürk'ün Cumhuriyet'i kurarken yaptığı en büyük şeylerden biri de buydu: Türk milletini yalnızca geçmişin mirasçısı olmaktan çıkarıp geleceğin kurucusu haline getirmek.
Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan şey yeni bir geçmiş icat etmek değil, mevcut geçmişiyle sağlıklı bir ilişki kurmaktır.
Ne Osmanlı'dan kaçmak.
Ne Cumhuriyet'ten utanmak.
Ne de geçmişin herhangi bir dönemini kutsallaştırarak bugünün sorumluluğundan kaçmak.
Türkiye'nin divandan kalkma zamanı gelmiştir.
Geçmişini inkâr ederek değil.
Geçmişine teslim olarak da değil.
Onu anlayarak, bütünleştirerek ve geleceğe dönüştürerek.
Çünkü Türkiye'nin meselesi hafızasını kaybetmek değildir.
Mesele, hatırladığı her şeyi aynı benlik içerisinde taşıyabilecek kadar özgüvenli bir gelecek kurabilmektir.