Bırakmıyorlar ki şiirimin derinliklerinde kendimi kaybedeyim, musikimin ahenginde yok olayım.
Türk Kürt Arap’mış… Yahu ben Türk ülkesinde doğdum. Türk’üm, doğruyum, çalışkanım… diye yetiştim. Gümüşhaneli komşumuz Nafiye Hanım “Bir varmış, bir yokmuş” diye masallarına başladı. Arkadaşlarımla “eşek başı sopacı” oyununu oynayarak eğlendim. Birbirimize bilmecelerimizi “Biz biz biz idik, otuz iki kız idik…” diye sorduk.
Bırakmıyorlar ki bilmecelerimin, masal döşemelerimin ahengindeki sırrı araştırayım. Bırakmıyorlar ki “Mende sığar iki cihan, men bu cihana sığmazam” mısraındaki büyük hakikati bulmaya çalışayım.
Bırakmıyorlar ki efsanelerimin, destanlarımın büyülü havalarında gezineyim. Tanrılarla evlendirilmek istenen hakan kızının niçin yaşlı bir kurt ile birleştiğinin sırrını araştırayım.
Malazgirt’te Türk Kürt Arap varmış… Çanakkale’de de… Benim ve bütün milletimin hafızasında bu savaşların gazileri de şehitleri de Türk idi. Kökenleri ne olursa olsun Türk idiler.
“Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…” diyen Haşim, Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biri idi. Hazreti Ali cenklerinin kahramanları bile “Yetiş yâ Ali!” diye Türkçe seslenirlerdi.
Pir Sultan Abdal’a bakar mısınız? Önüme bir çığır geldi / Bir ucu var şar içinde / Abdallar dükkânın açmış / Ne istersen var içinde…” Bırakmıyorsunuz ki Sabahat Akkiraz’ın berrak sesinden bu türküyü dinleyip kendimden geçeyim: Kudretten verdi balı / Bahanesi oldu arı / Şimdi dinle âhüzârı / Allah Allah Allah Allah / Arı inler bal içinde…” Hey koca pir! Neler söylüyorsun? Bir dil bu kadar büyülü nasıl olabilir? Bahanesi oldu arı, Allah Allah, Allah… Sadece Allah demiyor ki Pir Sultan. “Ay Ali’dir, gün Muhammet” de diyor. Muhammet’in güneş, Ali’nin ay olduğunu bize hatırlatıyor. Şu mezhep, bu mezhep… Hepimiz Müslüman doğduk, Müslüman olarak yaşıyoruz. Bundan büyük saadet olur mu? Müslümanlığımızı da mı tartıştıracaksınız?
Türk memleketinde büyüdüm ben. Yeşilçam’ın Kara Muratları, Fatih’in, Kanuni’nin fedaileri kâfire savlet ederken “Türk geliyor!” diye bağırırlardı, ağızlarını Türk diye açarlardı. Nereden çıktı Türk Kürt Arap? Fatih de Kanuni de Dördüncü Murat da Türk idi: Genç Osman dediğin bir küçük uşak / Beline bağlamış ibrişim kuşak… Bütün hafızamızı, bütün belleğimizi yok mu edeceksiniz? Biz Türk’üz be!...
Bırakmıyorlar ki Atatürk’ün, ata Türk’ün o tiz sesinden “Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir.” sözlerini dinleyerek Türklüğümle övüneyim.
Bırakmıyorlar ki Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ile Başkan İlham Aliyev’in ta Bişkek’te su üzerine yaptıkları Türkçe şakalaşmayı dinleme zevkini tadayım.
Bırakmıyorlar ki “Geri Gelen Mektup”un sırrını araştırayım. Ellisini aşmış bir koca Türkçü, nasıl oluyor da “Hasret sana ey yirmi yılın taze baharı!” diyor, “Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.” diyor. Nasıl bir psikoloji içindeydi koca şair? Sadece gözlerle, evet sadece gözlerle günah işlemiş… Ama bu nasıl bir derin günah ki şaire “Hasret çekerek uğruna ölmek de kolaydı / Görmek seni ukbadan eğer mümkün olaydı.” dedirtebiliyor?
Bir aşk, bir yakıcı hasret nasıl bu kadar derin bir şekilde anlatılabilir? Sadece gözlerle günah işliyor ama kendini sonsuza dek cezalandırıyor. Fuzuli haksız mı? “Aşk imiş her ne var âlemde / İlm bir kıylükal imiş ancak” derken Fuzuli haksız mı imiş?
Bırakınız beni, Türklük aşkının, Türkçe aşkının içinde yanayım.