Siyasette yeni bir parti doğduğunda gözler önce liderine çevrilir. Oysa asıl mesele lider değil, partinin bilinçdışıdır. Bir partinin bilinçdışı ise tüzüğünde, programında ve tercih ettiği kavramlarda saklıdır. Çünkü kullanılan her kelime, yalnızca bir siyasi tercih değil; aynı zamanda bir arzu düzeninin ifadesidir.

Yeni Parti'nin tüzüğü kamuoyunda özellikle "eşit yurttaşlık", "toplumsal cinsiyet", "cinsiyet yönelimi", yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi başlıklarla tartışıldı. Buna karşılık Türk milliyetçisi ve ulusalcı çevreler, "Türk milleti", "millî egemenlik", "üniter devlet" ve "vatan" vurgusunun yeterince güçlü olmadığını savundu. Burada tartışılan yalnızca birkaç madde değildir; tartışılan, Türkiye muhalefetinin hangi sembolik zemine yaslanacağıdır.

Psikanaliz bize şunu öğretir: İnsan, yalnızca söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle de kendini ele verir. Bastırılan her unsur, başka bir yerden geri döner. Siyaset de böyledir. Bir parti programında hangi kavramların öne çıktığı kadar, hangilerinin geri plana itildiği de önemlidir.

Lacan'ın ifadesiyle özne, "Büyük Öteki"nin dili içinde kurulur. Siyasi partiler de toplumun Büyük Ötekisi olmaya adaydır. Seçtikleri dil, topluma yalnızca vaat sunmaz; aynı zamanda kim olduğunu da söyler. Eğer bu dil, millet fikrini zayıflatıyorsa toplumda ortak aidiyet yerine parçalı kimlikler güç kazanabilir. Bunun sonucu ise siyasal rekabetten çok, kimlikler arasında bitmeyen bir tanınma mücadelesidir.

Türkiye'nin tarihi, farklılıkları inkâr ederek değil; ortak bir siyasal kimlik etrafında birleştirerek ayakta kalmıştır. Atatürk'ün milliyetçiliği de etnik bir üstünlük iddiası değil, ortak bir siyasal kader inşasıydı. Bugün tartışılması gereken soru şudur: Muhalefet bu ortak zemini yeniden kuruyor mu, yoksa onu daha da parçalayacak yeni bir dil mi üretiyor?

Burada eleştiri yapılırken hakkaniyet de korunmalıdır. Yeni bir siyasi hareketin demokratikleşme, kadın temsili veya gençlerin siyasete katılımını artırmaya yönelik hedefleri elbette tartışılabilir ve desteklenebilir. Ancak siyaset, yalnızca haklar üzerinden değil, ortak sorumluluklar üzerinden de inşa edilir. Hakların dili kadar aidiyetin dili de güçlü olmak zorundadır.

Freud, bireyin kimliğinin yalnızca arzularıyla değil, özdeşleşmeleriyle oluştuğunu söyler. Toplumlar için de durum farklı değildir. Bir milleti ayakta tutan şey yalnızca ekonomik çıkarlar değildir; ortak semboller, ortak hafıza ve ortak kader duygusudur. Bu özdeşleşme zayıfladığında insanlar, kendilerini daha küçük kimlik kümeleri içinde tanımlamaya başlar.

Belki de bugün asıl tartışmamız gereken, hangi partinin iktidara geleceği değildir. Asıl soru şudur: Türkiye'nin muhalefeti, millet fikrini yeniden üretebilecek güçlü bir sembolik düzen kurabiliyor mu? Çünkü siyaset, önce kelimelerle kurulur. Kelimeler değiştiğinde, toplumun bilinçdışı da değişmeye başlar.

Muhalefetin önünde tarihî bir fırsat var. Bu fırsat, yalnızca iktidarı değiştirmek değil; Cumhuriyet'in ortak dilini yeniden güçlendirmektir. Eğer bu başarılamazsa, yeni partiler eski sorunların yalnızca yeni isimleri olmaktan öteye geçemeyecektir.