Türkiye yalnızca bir siyasi sürecin değil, kendi hikâyesini yeniden kurma ihtiyacının da eşiğinde.
PKK’nın silah bırakma ve fesih sürecinin devlet mekanizması içinde ilerlemesi, Türkiye’nin güvenlik anlayışında yeni bir dönemin kapısını aralıyor. Fakat asıl soru şu: Yeni bir dönem mi başlıyor, yoksa Türkiye yalnızca eski rüyasının sahnesini mi değiştiriyor?
Türk tarihindeki “Oğuz uykusu”nu tarihsel bir kehanet değil, kolektif hafızanın güçlü bir sembolü olarak okuyabiliriz. Freud’un diliyle bastırılan yok olmaz; Jung’un diliyle geçmişin imgeleri kolektif bilinçdışında yeniden belirir. Lacan ise daha rahatsız edici bir soru sorar: Kendimizi gerçekten kendimiz olarak mı kuruyoruz, yoksa bize anlatılan hikâyelere cevap vererek mi?
Türkiye’nin son kırk yılına baktığımızda kendimizi çoğu zaman tehditler üzerinden tanımladığımızı görüyoruz: terör, bölücülük, sınır güvenliği, dış güçler, bölgesel tehditler…
Şimdi ise eski güvenlik paradigmasının çözülmeye başladığı bir eşikteyiz.
Bu nedenle mesele artık Türk milletinin uyanıp uyanmaması değil, uyandığında ne yapacağıdır.
Önümüzde iki yol var: Eski korkular ortadan kalktıkça yeni korkular üretmek ya da güvenlik sorunlarının azalmasını daha büyük bir kalkınma ve devlet projesine dönüştürmek.
İkinci yol, Atatürk’ün devlet anlayışına daha yakındır. Çünkü Cumhuriyet’in hedefi sürekli bir düşman aramak değil; bağımsızlığın ardından aklı, bilimi, üretimi ve çağdaşlaşmayı devletin merkezine koymaktı.
“Terörsüz Türkiye” bu nedenle yalnızca terörün olmadığı Türkiye olmamalıdır. Terörün olmadığı ama ekonominin üretmediği, eğitimin gerilediği, hukuka güvenin zedelendiği ve toplumun birbirini tehdit olarak gördüğü bir Türkiye, yalnızca tehdidin biçimini değiştirmiş olur.
Gerçek uyanış, düşmanını bulmakla değil, düşmansız kaldığında ne yapacağını bilmekle başlar.
Türkiye’nin önündeki asıl sınav budur.
Yeni bir korkuya değil, yeni bir hedefe ihtiyacımız var.
Yeni bir düşmana değil, yeni bir ufka.
Yeni bir hamasete değil, yeni bir devlet aklına.
Çünkü Oğuz gerçekten uyanacaksa, bu kez elinde yalnızca kılıçla değil; aklı, bilimi, üretimi ve ortak bir gelecek fikriyle uyanmalıdır.
Asıl mesele Oğuz’un uyanması değil; Oğuz uyandığında karşısında nasıl bir Türkiye bulacağıdır.