23 yıllık iktidarın belki de en büyük başarısı: Sorumluluğu üstlenmeden iktidarda kalabilmek!

Karadeniz fıkralarını severim. Çünkü bazen birkaç cümle, sayfalarca araştırmanın anlatamadığı bir gerçeği ortaya koyar.

Bir gazetecinin Karadeniz’de vatandaşlara siyasi tercihlerini sorduğu anlatılır. Aldığı cevap şöyledir:

“Karadeniz’de insanlar AKP’den bıkmış durumda. Tayyip yeni bir parti kursun da bizi bunlardan kurtarsın, diyorlar!”

Gülüp geçilecek bu fıkra, aslında Türkiye’nin son 23 yıllık siyasi hayatını özetliyor:

AKP’ye kızan, iktidarın yanlışlarından şikâyet eden ama Recep Tayyip Erdoğan’ı bu sorunların dışında tutan bir seçmen kitlesi oluşmuş durumda.

Bana göre Erdoğan’ın siyasi hayatındaki en büyük başarılardan biri, bu algıyı oluşturabilmiş olmasıdır.

İktidarda olup muhalefet gibi konuşabilmek!

23 yılı aşkın süredir ülkeyi yöneten, 2018’den bu yana yürütme yetkisini büyük ölçüde elinde toplayan bir liderden söz ediyoruz. Buna rağmen Erdoğan zaman zaman öyle konuşuyor ki bazı seçmenler onu iktidarın sorumlusu değil, yanlışları tespit eden bir muhalefet lideri gibi algılayabiliyor.

Bürokrasiden, ekonomik sıkıntılardan ve yanlış uygulamalardan söz ediyor; kimi zaman kendi partisinin yöneticilerini eleştiriyor. Böylece şu düşünce güçleniyor:

“Reis iyi ama etrafındakiler kötü!”

İktidarın bütün imkânlarını kullanan bir liderin, aynı iktidarın olumsuzluklarından seçmen gözünde ayrıştırılabilmesi sıradan bir siyasi başarı değildir. Bu, siyasal iletişim ve liderlik açısından incelenmesi gereken bir olgudur.

AKP’ye kızıyorlar ama Erdoğan’dan vazgeçmiyorlar!

Sokakta vatandaşları dinlediğinizde bu ayrımı açıkça görebiliyorsunuz. Hayat pahalılığından, adaletsizlikten, liyakatsiz atamalardan, yolsuzluk iddialarından ve parti yöneticilerinden şikâyet eden bazı seçmenler, söz Erdoğan’a geldiğinde farklı konuşuyor:

“Ama Reis başka!”

Ardından şu cümle geliyor:

“Seçim olsa yine Erdoğan’a oy veririm.”

Bu tutumun bütün AKP seçmenini temsil ettiğini söylemek elbette mümkün değil. Ancak siyasi sadakat ile yönetimden duyulan memnuniyetsizliğin birbirinden ayrılması, göz ardı edilemeyecek kadar önemli.

Suçlu parti, masum lider!

Bu tablonun merkezinde, AKP’nin kurumsal kimliği ile Erdoğan’ın kişisel siyasi kimliğinin seçmen zihninde ayrışması bulunuyor.

Partinin hataları partiye, bürokrasinin yanlışları bürokratlara, yerel yönetimlerdeki başarısızlıklar ilgili yöneticilere yükleniyor. Ekonomik sorunlar ise kimi zaman dış güçlerle, küresel krizlerle veya yanlış bilgilendirmelerle açıklanıyor. Lider ise bütün bu sorunların üzerinde, çözümün son adresi olarak görülmeye devam ediyor.

Böylece şu çelişkili denklem ortaya çıkıyor:

Sorunların yaşandığı düzenin en yetkili ismi, aynı zamanda o sorunlardan kurtuluşun adresi kabul ediliyor.

Bu durum yalnızca propaganda ile açıklanamaz. Yıllar içinde oluşan duygusal bağlılık, aidiyet, liderle özdeşleşme, geçmişe dair olumlu hatıralar, siyasi kutuplaşma ve muhalefete duyulan güvensizlik de bu algıyı besliyor.

Lider, seçmenin gözünde yalnızca bir siyasetçi olmaktan çıkıp kimliğinin ve siyasi mücadelesinin sembolüne dönüştüğünde, onu eleştirmek kendi geçmişini sorgulamak gibi algılanabiliyor.

Muhalefetin çözemediği düğüm burada mı?

Muhalefet yıllardır ekonomik krizleri, hukuk devletindeki aşınmayı, yolsuzluk iddialarını ve liyakat sorunlarını anlatıyor. AKP seçmeninin bir bölümü bu eleştirilerin haklı olduğunu kabul etse bile bu durum her zaman siyasi tercihe dönüşmüyor.

Çünkü mevcut yönetimden rahatsız olmakla başka bir siyasi kadroya güvenmek aynı şey değildir.

Muhalefet bazen iktidarın yanlışlarını anlatmayı, seçmeni ikna etmekle karıştırıyor.

Seçmenin zaten bildiği sorunları tekrarlamak, ona güvenilir bir alternatif sunmak anlamına gelmiyor. Erdoğan’ın siyasi başarısını yalnızca algı yönetimiyle açıklamak eksik olur; ancak liderin kendi partisinden ve yönetimindeki sorunlardan seçmen gözünde ayrışabilmesi, muhalefetin neden beklediği karşılığı bulamadığını anlamak açısından önemli bir anahtardır.

Bu konu üniversitelerde tez olarak incelenmeli!

Bu mesele siyaset sosyolojisi, sosyal psikoloji ve siyasal iletişim açısından kapsamlı biçimde araştırılmalı.

AKP seçmeni partiye duyduğu güvenle Erdoğan’a duyduğu güveni ne ölçüde birbirinden ayırıyor? Parti yönetimine yönelik olumsuz kanaatler neden lider desteğini aynı ölçüde etkilemiyor? Liderin sorumluluğunu azaltan psikolojik ve toplumsal mekanizmalar neler?

Özellikle yürütme yetkisinin merkezileştiği Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nde, siyasi sorumluluğun seçmen algısında farklı aktörlere dağıtılabilmesi dikkat çekici bir olgudur.

Son söz: İktidarın sahibi kim, sorumlusu kim?

Erdoğan’ı destekleyen milyonlarca insanın siyasi tercihini yalnızca cehalet, kandırılmışlık veya çıkar ilişkileriyle açıklamak doğru değildir. Bu bağlılığın duygusal, tarihsel ve toplumsal nedenleri vardır.

Ancak demokrasinin temel ilkesi açıktır: Yetki ile sorumluluk birbirinden ayrılamaz.

Bir ülkenin yönetiminde en büyük yetkiye sahip olan kişi, başarıların sahibi olduğu kadar başarısızlıkların da siyasi sorumlusudur. Başarıları lidere, yanlışları çevresindekilere yazmak, demokratik hesap verebilirlik açısından ciddi bir sorundur.

Karadeniz fıkrasına yeniden dönelim:

“Tayyip yeni bir parti kursun da bizi bunlardan kurtarsın!”

Bu cümle, Türkiye’nin siyasi hayatındaki temel çelişkiyi anlatıyor:

Bir lider, başarıların sahibi olarak görülürken başarısızlıkların sorumlusu olarak görülmeyebiliyor.

Vatandaş, kendisini yöneten iktidardan kurtulmak için yine o iktidarın liderinden medet umuyorsa, sorgulanması gereken yalnızca siyaset değil, demokratik hesap sorma kültürüdür.