Tarih yalnızca kazananların, büyük zaferlerin ve fetihlerin hikâyesi değildir. Bazen kaybedilmiş bir savaşın ortasında, bütün imkânsızlıklara rağmen ayakta kalmaya çalışan insanların hikâyesi, kazanılmış nice zaferden daha derin izler bırakır.
Bugün sizlere böyle bir insandan söz etmek istiyorum.
Medine Müdafii Fahrettin Paşa’dan.
Bir düşünün…
Devletiniz büyük bir savaşın içerisinde. Cepheler birer birer çöküyor. Topraklar elden çıkıyor. İsyanlar başlıyor. İkmal yolları kesiliyor. Askeriniz aç, mühimmatınız sınırlı, yardım gelme ihtimali neredeyse ortadan kalkmış.
Ama siz hâlâ görevinizin başındasınız.
Çünkü koruduğunuz yer sıradan bir şehir değil. Peygamber Efendimizin kabrinin bulunduğu Medine.
Ve siz o şehri kendinize emanet edilmiş bir namus, bir vefa ve tarihî sorumluluk meselesi olarak görüyorsunuz.
ÇÖLÜN ORTASINDA BİR DİRENİŞ
1916 yılında Mekke Şerifi Hüseyin’in İngiliz desteğiyle başlattığı isyan, Osmanlı Devleti’nin Hicaz’daki hâkimiyetini sarsmıştı.
Fahrettin Paşa, Medine’yi savunmakla görevlendirildiğinde karşısında yalnızca silahlı kuvvetler yoktu.
Açlık vardı.
Susuzluk vardı.
Hastalık vardı.
Kesilen demiryolları, tükenen erzak ve giderek daralan savunma imkânları vardı.
Medine’deki Osmanlı askerleri öylesine ağır şartlarla karşı karşıya kaldılar ki açlıkla mücadele edebilmek için çekirge yemek zorunda kaldılar.
Fakat bütün bu yokluklar içerisinde savunma iki yıl yedi ay devam etti.
Fahrettin Paşa ve askerleri yalnızca bir şehri değil, kendilerine emanet edilen bir tarihî sorumluluğu savunduklarına inanıyorlardı.
DEVLET SAVAŞI BİTİRDİ, O MÜDAFAAYI SÜRDÜRDÜ
30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı.
Osmanlı Devleti savaştan çekilmişti.
Mütareke şartları gereğince Medine’deki Osmanlı kuvvetlerinin de teslim olması gerekiyordu.
Fakat Fahrettin Paşa direnişini sürdürdü.
Kendisine Medine’nin tahliyesi teklif edildiğinde verdiği tarihî cevap, onun görev anlayışını anlatmaya yeter:
“Medine Kalesi’nden Türk bayrağını ben kendi elimle indiremem. Eğer mutlaka tahliye edecekseniz buraya başka bir kumandan gönderin.”
Bu sözün üzerinde düşünmek gerekir.
Bir tarafta devletin aldığı kararlar, diğer tarafta kendisine emanet edilen şehri bırakmak istemeyen bir komutanın vicdanı vardı.
Elbette askerlikte emir ve komuta esastır. Fahrettin Paşa’nın teslim emrine uymaması da tarihî ve askerî bakımdan tartışılabilir.
Ancak onun bu tutumunun ardındaki sadakat duygusunu, yaşadığı şartları ve sorumluluk anlayışını görmezden gelmek mümkün değildir.
Nihayet 10 Ocak 1919’da Fahrettin Paşa’nın direnişi sona erdirildi. 13 Ocak’ta Medine’ye Şerif Abdullah’ın kuvvetleri girdi.
Mondros’tan tam 72 gün sonra…
KUTSAL EMANETLERE SAHİP ÇIKAN KOMUTAN
Fahrettin Paşa’nın üzerinde durulması gereken bir başka hizmeti daha vardır.
Medine’deki mukaddes emanetlerin yağmalanma tehlikesine karşı İstanbul’a gönderilmesini sağlamıştır.
Bunun için bir komisyon oluşturulmuş, emanetler kayıt altına alınmış ve askerî koruma eşliğinde İstanbul’a nakledilmiştir.
Bu davranış yalnızca askerî bir tedbir değildir.
Aynı zamanda tarihî ve dinî mirasın korunması konusunda gösterilen sorumluluğun ifadesidir.
Çünkü bir milletin büyüklüğü yalnızca fethettiği topraklarla değil, koruduğu değerlerle de ölçülür.
FAHRETTİN PAŞA’YI ANLAMAK
Ben tarihe bakarken insanların yalnızca kazandıkları savaşlarla değerlendirilmesini doğru bulmam.
Bazen bir insanın karakteri, kazanma ihtimalinin neredeyse kalmadığı anlarda ortaya çıkar.
Fahrettin Paşa’nın hikâyesinde beni en çok etkileyen taraf budur.
Kendisine verilen görevi bir makam, rütbe veya kişisel menfaat meselesi olarak görmemiştir.
Medine savunmasının ardından esir edilmiş, Malta’ya sürülmüş, daha sonra ülkesine dönerek Millî Mücadele’ye katılmıştır.
Cumhuriyet döneminde Afganistan’da Türkiye’yi temsil etmiştir.
Yani onun hayatı yalnızca Medine’deki direnişten ibaret değildir. Devlet hizmetiyle geçen uzun bir ömrün hikâyesidir.
Ancak burada önemli bir ayrımı da yapmak gerekiyor.
Fahrettin Paşa’nın karşısındaki isyanı bütün Arap halkına mal etmek tarihî bir haksızlık olur. O dönemde Osmanlı Devleti’ne bağlılığını sürdüren Araplar da bulunuyordu.
Tarihî hadiseleri milletlerin birbirine karşı düşmanlığına dönüştürmeden, dönemin siyasi şartları ve büyük güçlerin müdahaleleriyle birlikte değerlendirmek gerekir.
BUGÜN FAHRETTİN PAŞA’DAN NE ÖĞRENMELİYİZ?
Bugün Fahrettin Paşa’yı anmak, yalnızca geçmişteki bir askerî direnişi hatırlamak değildir.
Asıl mesele onun temsil ettiği değerleri anlayabilmektir.
Görevine sadakat…
Şartlar ne kadar ağır olursa olsun sorumluluktan kaçmamak…
Kendisine emanet edilen değerlere sahip çıkmak…
Makamı bir ayrıcalık değil, milletine karşı yükümlülük olarak görmek…
Bunlar yalnızca askerlerin değil, devlet adamlarının, siyasetçilerin, bürokratların ve hepimizin üzerinde düşünmesi gereken erdemlerdir.
Bugün toplum olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri de budur.
Makamını korumak için değerlerinden vazgeçenler değil, değerlerini korumak için makamını kaybetmeyi göze alabilen insanlar.
26 YIL ÖNCE KUTSAL TOPRAKLARDA YAŞADIĞIM BİR HÜSRAN: ECYAD KALESİ
Fahrettin Paşa’dan söz ederken kendi hayatımda unutamadığım bir hatırayı da sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bundan tam 26 yıl önce, hac görevimi yerine getirmek üzere kutsal topraklara gitmiştim.
Benim için bu yolculuk yalnızca dinî bir vecibeyi yerine getirmekten ibaret değildi. Aynı zamanda tarihimizin, medeniyetimizin ve ecdadımızın o topraklarda bıraktığı izlerle buluşmaktı.
İşte o günlerde Mekke’de bulunan Osmanlı yadigârı Ecyad Kalesi’nin yıkılmasının gündemde olduğunu öğrendim.
Büyük bir üzüntü duydum.
Çünkü bu kale yalnızca taşlardan örülmüş bir yapı değildi. Osmanlı’nın kutsal topraklarda bıraktığı tarihî izlerden, geçmişimizin ve ortak medeniyet mirasımızın sembollerinden biriydi.
Orada kalenin yıkılmaması için ciddi mücadele veren insanlarla tanıştım. Ben de onların mücadelesine katıldım.
50 binden fazla imza topladık.
Sesimizi duyurmaya çalıştık. Tarihî bir mirasın korunması gerektiğini anlattık. Kutsal toprakların yalnızca bugünün ihtiyaçlarına göre değil, geçmişten geleceğe uzanan tarihî sorumlulukla değerlendirilmesi gerektiğini savunduk.
Ama ne yazık ki bütün çabalarımız sonuçsuz kaldı.
Ecyad Kalesi yıkıldı.
Yerine, daha sonra Abraj Al Bait olarak bilinen devasa saat kuleli otel ve ticaret kompleksi yükseldi.
Bir tarihî mirasın yerini betonun, ticaretin ve gökdelenlerin almasını büyük bir hüzünle izledim.
O gün yaşadığım hayal kırıklığını bugün bile unutamıyorum.
Çünkü benim gözümde mesele yalnızca bir kalenin yıkılması değildi.
Mesele, geçmişin hatırasına ve bir medeniyetin bıraktığı izlere gösterilmesi gereken vefaydı.
Fahrettin Paşa’nın Medine’de neyi savunduğunu, o gün Mekke’de çok daha derinden hissettim.
Elbette bizim mücadelemizle onun verdiği askerî müdafaayı aynı kefeye koymak mümkün değildi.
Ama tarihî emanete sahip çıkma duygusunda ortak bir taraf vardı.
O, kendisine emanet edilen Medine’yi bırakmak istememişti.
Biz de ecdadımızdan kalan bir kalenin yıkılmasına razı olmamıştık.
Aramızda neredeyse bir asırlık zaman vardı ama yüreğimizde aynı vefa duygusu bulunuyordu.
Ben kutsal topraklara Fahrettin Paşa’nın ruhuyla gitmiş, Fahrettin Paşa’nın hüznünü ve hüsranını yüreğimde taşıyarak geri dönmüştüm.
Aradan 26 yıl geçti.
Ama o günkü üzüntüm hâlâ içimdedir.
Çünkü tarihî eserleri yeniden inşa edebilirsiniz, benzerlerini yapabilirsiniz; fakat onların taşıdığı hatıraları, yaşanmışlıkları ve tarihî kimliği aynı şekilde geri getiremezsiniz.
Bir millet geçmişinden kalan taşlara yalnızca taş olarak bakmaya başladığında, aslında kendi hafızasını da kaybetmeye başlar.
SON SÖZ: BAZI İNSANLAR TOPRAK KAYBEDER AMA ŞEREFLERİNİ KAYBETMEZLER
Fahrettin Paşa Medine’yi sonsuza kadar savunamadı.
Çünkü tarih yalnızca cesaretle değil, askerî ve siyasi gerçeklerle de şekillenir.
Ama onun adı, Medine müdafaasıyla birlikte Türk tarihinin hafızasında yaşamaya devam etti.
Bugün bize düşen, bu insanları efsanelerin arkasına saklamadan, tarihî gerçekleriyle tanımak ve gelecek nesillere anlatmaktır.
Çünkü milletler yalnızca kazandıkları zaferlerle değil, zor zamanlarda ortaya koydukları karakterle de hatırlanırlar.
Fahrettin Paşa’nın hikâyesi bize şunu hatırlatıyor:
Bir devletin sınırları daralabilir, orduları geri çekilebilir, şehirleri elinden çıkabilir. Fakat o devletin yetiştirdiği insanların sadakati, vefası ve karakteri nesiller boyunca yaşamaya devam edebilir.
Medine düştü. Fakat Fahrettin Paşa’nın Medine’de temsil ettiği vefa ve sorumluluk anlayışı tarihe silinmeyecek bir iz bıraktı.