Belediye denince su, kanalizasyon, köprü gibi kentsel altyapı hizmetleri sunan, otobüs, metro ve tramvayla şehir içi taşımacılığı yapan, park ve bahçeler kuran, sokakları temizleyen, çöpleri toplayan, itfaiyeyi nöbette bekleten, ihtiyaç sahiplerine yardım ulaştıran, mezarlık ve defin işlerini yürüten son derece önemli kamu kuruluşları gelmesi gerekiyor akla.
Ama son zamanlarda algımız değişti.
Belediye sözcüğü pek çok insanın zihninde bu hizmetleri değil rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma, zimmete para geçirme ve kara para aklamayı çağrıştırıyor artık.
***
Peki, ne yapılabilir, zihinlerdeki hasarlı belediye algısı nasıl düzeltilebilir?
Anlatayım.
DİSK’e bağlı Genel İş Sendikası’nın Ocak-2026’da yayımladığı rapora göre ülke genelindeki tüm belediyelerde toplam 845 bin 313 kişi çalışıyor.
Yani belediyelerde birçok kentimizin nüfusundan daha fazla kişi istihdam edilmekte.
Bu rekor sayıdaki personel iyi değerlendirildiği takdirde belediyeler dışarıdan hizmet ve ürün almadan her şeyi kendileri gerçekleştirebilir.
Örneğin, binaya mı ihtiyaç var? Kendileri yapabilir.
Araç, alet ve ürün mü gerekiyor? Kendileri üretebilir.
Bir konuda zorunlu olarak ihale yapmak gerekirse bu da ancak hâkim gözetiminde olmalıdır.
Tüm bunlara Sayıştay’ın belediyelerdeki denetimlerinin yılda bir kez değil her ay yapılması da eklenirse sorun büyük ölçüde çözülmüş, şaibesiz belediyeciliğin yolu açılmış olur.
Benden hatırlatması.
++++++++++
AKKUYU YETMEDİ, YENİLERİ GELİYOR
Akkuyu Nükleer Santrali’nin ilk ünitesi bu yıl sonuna kadar devreye girecek.
Santralin diğer ünitelerinin ise birkaç yıl içinde enerji üretimine geçebileceği belirtiliyor.
Nükleer santraller, yarattığı çevre kirliliği ve bir kaza halinde facialara yol açabileceği için birçok ülke tarafından kapatılıyor, enerjinin ağırlıklı olarak güneş, rüzgâr, hidroelektrik ve jeotermal santralları gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılanması yoluna gidiliyor.
Hal böyleyken bizim Akkuyu Nükleer Santrali’yle yetinmeyeceğimiz, Rusya’yla yeni santraller kurulması için anlaşmalar yapmaya hazırlandığımız anlaşılıyor.
İktidar kanadından gelen son açıklamalardan bunu net olarak görmek mümkün.
Koca denizlerde feribotlarını, gemilerini bile güvenli şekilde yüzdüremeyip batıran bir ülkenin, işletmesi büyük uzmanlık, dikkat ve özen isteyen nükleer güç santrallerine yönelmesi tehlikeli bir macera gibi geliyor bana.
Aklın yolu acilen güneş, rüzgâr, hidroelektrik, jeotermal enerjilere yönelmemizi zorunlu kılıyor. Bunlara deniz dalgası ve akıntısı enerjisi ile tarımsal ve biyolojik atıkların yanması sonucu elde edilen biyokütle enerji de dâhil edilebilir.
++++++++
AYAŞ DOMATESİ
Ayaş domatesi, Türk tarımının nadide ürünlerinden biri.
İnce kabuğu, yumuşak dokusu, bol suyu, kendine özgü aromasıyla diğer domates türlerinden çok farklı.
Zaten bu özellikleri nedeniyle Avrupa Birliği tarafından tescili yapıldı, coğrafi işaret verildi.
Ne var ki ve ne yazık ki ona da hile karıştırmayı başardık!
Tohumuyla mı oynandı, fidesinde bir değişiklik mi yapıldı, ilaçlanarak yapısı mı bozuldu bilmiyorum.
Ama temmuz ayının ikinci yarısında piyasaya sürülmeye başlanan ve eylül ayı sonuna kadar satılan bu muhteşem domatese son haftalarda bir hal oldu. Kabuğu kalınlaştı, suyu azaldı, aroması değişti. Yani hiçbir özelliği olmayan sıradan bir ürüne dönüştü.
İki çağrım var.
Bir:
Ayaş domatesi için Avrupa Birliği’ne tescil başvurusu yapıp sonuç alan Türk Patent ve Marka Kurumu’nun devreye girmesi ve domatesi tanınmaz hale getirenleri yakalatıp hesaplaşması gerekir.
İki:
Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır bir konuşmasında, “Yerel değerlerimizden biri olan Ayaş domatesi kültürel mirasımızın ve zengin tarım çeşitliliğimizin önemli bir parçasıdır” demişti.
Sayın Bakanın da bu gerçekten çok değerli tarım ürünümüzün korunması için bir şeyler yapması yerinde olur.