İngiliz ve Fransızların kışkırtmasıyla 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkan Yunan ordusu, yerleşim yerlerini yakıp yıkarak, sivil-asker binlerce vatandaşımızı öldürerek Ankara yakınlarına kadar ilerlemişti.

Amaçları işgal ettikleri yerlerde kalıcı olmak, “Büyük Yunanistan”ı kurmaktı.

Ne var ki hesapları tutmadı, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki kurtuluş mücadelesi karşısında ağır kayıplar verdi, 9 Eylül 1922’de apar topar kaçmak zorunda kaldı.

Kaçarken geride bıraktıkları arasında ordularının başkomutanı Trikopis de vardı.

Trikopis ile bazı komutanların yanı sıra pek çok asker de esir alınmıştı.

***

İsmet Paşa (İnönü) anılarında esir komutanlarla karşılaşmasını şöyle yazdı:

“Generalleri bana getirdiler. Gayet yorgun bir haldeydiler. Dudakları şişmişti.

Çay ikram ettim ama içecek halleri yoktu, içemiyorlardı.

Kendilerine arkadaşça muamele ettik. Oturduk muharebeden bahsettik.

Konuşmalarımız bitince palaskamı, kılıcımı taktım. Kendilerine, ‘Sizi resmi vaziyetimle başkumandana takdim edeceğim’ dedim.

Onları aldım, başkumandanın huzuruna götürdüm.”

***

Savaşı gazeteci olarak takip eden Ruşen Eşref Ünaydın ise, Mustafa Kemal Paşa ile Trikopis’in karşılaşmasını ayrıntılı şekilde anlattı:

“General Trikopis, kederden ve yorgunluktan sönmüş yüzünde ruhunun yarasını belirten bir hüzünle duruyordu.

Başına bir felaketin geldiğini, vazifesini sonuna kadar yaptığını, fakat en son vazifeyi yani kendisini çekip öldürmeyi yapamadığını çünkü buna zaman kalmadığını ifade etti.

Mustafa Kemal Paşa ona, ‘savaşta her şeyin olabileceğini, mağlubiyet ve esaret acısı gelebileceğini, kaderin hükmü karşısında eğilmek gerektiğini’ söyledi.

Başta Trikopis olmak üzere esir subaylar, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın huzurundan hem teessür hem şaşkınlık içinde ayrıldılar.

Şaşkınlıkları şundan kaynaklanıyordu:

İntikamcı bir muzafferle karşılaşacaklarını sanıyorlardı. Hâlbuki karşılarında insanüstü bir varlık vardı.”

***

İki esir Yunan generalin Mustafa Kemal Paşa’yla karşılaşmasını bir de Halide Edip’in (Adıvar) yazdıklarından okuyalım:

“Mustafa Kemal Paşa, odasına getirilen Trikopis’in elini tuttu, ‘Oturun general, yorulmuş olacaksınız’ dedi.

Bundan sonra sigara tabakasını uzattı, kahve ısmarladı.

General Digenis’e de nezaketle muamele etti.”

***

Trikopis ve arkadaşlarının Türkiye’deki esaret günleri uzun sürmedi.

Kurtuluş Savaşı’nın ardından imzalanan anlaşmalar çerçevesinde ülkelerine gönderildiler.

Gazeteci-yazar Hıfzı Topuz, 1952 yılında Atina’da Trikopis’le konuştu.

O tarihte 80 yaşında olan Trikopis, esir düşüşünü ve sonrasını anlatırken şunları söyledi:

“2 Eylül 1922 gecesi Türk askerlerine esir düştüm.

Sağ kalan birliklerimiz İzmir’e doğru kaçmaya çalışıyordu.

Bu bizim için büyük bir mağlubiyetti.

Beni önce İsmet Paşa’ya götürdüler. O da beni Mustafa Kemal Paşa’nın huzuruna çıkardı.

Mustafa Kemal Paşa beni mert bir askere yakışır şekilde kabul etti.

Kendisinin şu sözlerini o gün bugün hiç unutmadım:

‘Üzülmeyin general, siz görevinizi sonuna kadar yaptınız. Askerlikte mağlup olmak da vardır. Napolyon da vaktiyle esir olmuştu. Siz bizim misafirimizsiniz. Yakında her şey düzelecektir. İstirahat ediniz.’

Mustafa Kemal Paşa’nın bu ince ve nazik davranışı üzerine bu büyük komutana karşı içimde hayranlık duymaya başladım.

Aslında bizim Anadolu’da ne işimiz vardı? Biz bazı devletlere alet olduk.

Hata idi Anadolu harekâtı, hem de muazzam bir hata.”

Topuz, o görüşmeyi naklettiği yazısında, Trikopis’in, Cumhuriyet Bayramı kutlama törenleri vesilesiyle her 29 Ekim’de Türkiye’nin Atina Büyükelçiliği’ne gittiğini ve Atatürk’ün büyük boy fotoğrafı karşısında saygı duruşunda bulunduğu bilgisine de yer verdi.

***

Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın en yakınındaki isimlerden biri de gazeteci-yazar-siyasetçi Falih Rıfkı Atay’dı.

Atay, Yunan ordusuna pes dedirten, başkomutanlarını bile geride bırakıp kaçırtan büyük taarruzu şöyle değerlendirdi:

“Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz.”