Çoğumuzun zihnindeki aile tablosunda baba beyaz fanilasıyla koltuğunda oturur, kumanda elinde televizyon izler. Anne yüzünde tatlı bir gülümsemeyle çocuklarına meyve soyar. Herkes neşeli, herkes huzurlu, herkes birbiriyle sohbet hâlinde. Kimse kimseye kızmaz, kimsenin sesi yükselmez.

Kabul ediyorum, böyle güzel anlar yaşanmıştır, yaşanıyordur da. Ama bana sorarsanız bir ailenin ömrü boyunca böyle geçirdiği zamanların toplamı yüzde yirmiyi geçmez.

Çünkü hayat böyle değil. İnsan dediğimiz varlığın standardı yok.

Birbirinden tamamen farklı karakterleriz. Her birimizin düşüncesi, duygusu, zevki, beklentisi, hayata bakışı başka. Birinin çok sevdiği şey diğerine tahammül edilemez gelebiliyor.

En basitinden, akşam hep birlikte bir film izlenecek diyelim. Biri aksiyon seviyor, diğeri romantik film. Biri Türkçe altyazılı izlemek istiyor, öteki Türkçe seslendirme olmadan izleyemiyor. Daha filmin başında anlaşmazlık çıkıveriyor. (Recep İvedik’leri dışında tutuyorum.

*

Aynı evin içinde yaşıyorlar diye birbirinden farklı karakterlere sahip insanların her konuda aynı fikirde olmasını beklemek çok saçma.

Aile kurumunun sürekli güllük gülistanlık olması imkânsız.

Bana göre mutlu aile, hiç tartışmayan aile değildir. Birbirini olduğu gibi kabul edebilecek asaleti gösterebilen ailedir.

Çekirdek ailede birbirinin alanına saygı duyabilen, farklılıklarını tehdit olarak görmeyen bireyler olmalı. Gerektiğinde kendi zevkinden vazgeçip hane halkının mutluluğuna eşlik edebilen insanlar varsa mutluluk vardır.

Mesela bugün herkes senin sevdiğin filmi izliyorsa yarın da sen başkasının sevdiği filme eşlik edebilmelisin. Ve yapabiliyorsan bir fedakârlık hesabına dönüştürmeden, kafaya kakmadan başarmalısın.

Adı üstünde, eş olmak, eşlik etmek…

Sevmediğin bir şeyi sevdiğin insanla birlikte yapabilmek.

Benim için çok önemli bir sıralama var.

Mutlu ailenin sırrı önce saygı, sonra sevgidir. Evet, önce saygı.

Çünkü sevgi her şeyi çözmeye yetmeyebiliyor. Çok sevdiğiniz bir insana kızabilirsiniz, kırılabilirsiniz, hatta bazı davranışlarına tahammül edemeyebilirsiniz. Ama ona saygı duyuyorsanız, sizin gibi düşünmek zorunda olmadığını kabul edersiniz ve kavganın yerini uzlaşma alır.

Her anlaşmazlık bir güç savaşına dönüşmez. Her farklı fikir kişisel bir saldırı gibi algılanmaz. İnsan karşısındakini değiştirmeye çalışmak yerine anlamaya gayret eder.

İşin bir de annelik tarafı var, işte orası bambaşka bir dünya. Farklı bir duygu.

Çocuğunun gözünün çapağını yiyebilirsin, popişini silebilirsin, dilini burnuna soksa bile tiksinmezsin. Başka bir insan yaptığında asla tahammül edemeyeceğin şeyler, kendi çocuğun yaptığında dünyanın en sevimli hareketine dönüşür. İnsan kendi canından parçaya başka türlü bakar.

Çocuklarıma kızgınlığımın bir yılı geçtiğini hatırlamıyorum. Şaka şaka, 2 günü. Elbette sinirlendiğim, kırıldığım, yorulduğum anlar oluyor. Ama o kızgınlığın kalıcı bir duyguya dönüşmesine kalbim izin vermiyor.

Herkesin aynı olduğunu iddia edemem. Annelik okulda öğretilen, sonunda diploma verilen bir sıfat değil. Her kadının aynı derecede anaç olacağına, aynı sabrı göstereceğine, aynı şartlarda aynı duyguları yaşayacağına dair bir genelleme yapamayız.

Kimsenin yaşadığı hayatı, içinde bulunduğu şartları, ruhunda taşıdığı yükleri tam olarak bilemeyiz. Dışarıdan bakıp ahkâm kesmek olmaz. Herkes kendi imtihanının içinde. İyisini kötüsünü, görünenini görünmeyenini en iyi Allah bilir. Yargı dağıtmaktansa anlamaya çalışmak gerek.

Annelik konusuna neden girdim? Çünkü anneler diğer aile bireylerine göre daha çok taviz verebilirler ve bunu sevgiyle yaparlar. Bu açıdan biz şanslıyız, haksızlığa uğramak bile sevgi ve merhametle tatlı bir anıya dönüşebiliyor.

Bir ailede herkesin aynı fikirde olması gerekmiyor. Önemli olan farklı fikirlerin aynı çatı altında birbirine zarar vermeden yaşayabilmesi.

İnsan sözlerin arkasındaki niyeti anlamaya çalışmalı. Acaba bunu benim iyiliğim için mi söylüyor? Yoksa kendi doğrusunu bana kabul ettirmeye mi çalışıyor? Olgun insan bunu ayırt edebilir.

Her söyleneni üzerimize alınmak, her anlaşmazlıkta haklı çıkmaya çalışmak çok yorucu. Haklı olmaktan daha kıymetli şeyler var.

Mesela huzur. Mesela anlayış. Mesela aynı sofraya ertesi gün yine oturabilmek. Aile tam olarak budur.

Birbirinin kusurlarını ezberleyip her fırsatta yüzüne vurmaktansa o kusurlarla yaşamayı öğrenebilmek.

Saygı göstermek, her şeye katlanmak veya kendi kişiliğinden vazgeçmek demek değil. Ama her farklılığı da bir mesele hâline getirmenin kimseye faydası yok. Neyi büyütüp neyi küçülteceğini bilmek önemli.

Maharet küçücük meselelerle kocaman sevgileri tüketmek yerine, şefkati büyütüp meseleleri küçültebilmekte.

Aile birliğini muhafaza ve müdafaa etmek susmaktır demiyorum; gerektiğinde konuşmak, gerektiğinde dinlemek, gerektiğinde geri adım atabilmek ama bütün bunları yaparken birbirinin onurunu incitmemektir.

İdeal mutlu ailemde herkesin yüzünde yirmi dört saat gülümseme yok. Tartışma var, kırgınlık var, fikir ayrılığı var. Bazen herkesin kendi köşesine çekilme ihtiyacı var…

En elzem olan birbirine duyulan saygı ve sevginin yanı sıra o ailenin bir parçası olma isteği.

Günün sonunda kimsenin kimseyi kendisine benzetmeye çalışmadığı, herkesin kendi karakteriyle var olabildiği ama gerektiğinde birbirine eşlik etmeyi de bildiği bir ev…

Aynı evde birbirine benzeyen insanlar değil, birbirinden farklı olduğu hâlde birbirine iyi gelmeyi başarabilen insanlar. Aile olmanın başarısı burada saklı.

O halde neymiş? Kişilerin kendisi olabildiği hâlde birbirini kaybetmediği yer yuvaymış.