Kahvenizi alın. Bugün sizinle ufak bir yüzleşme yaşayacağız. Aracı olarak da meşhur “Billions” dizisini kullanacağız.
İzlemeyenler için o şatafatlı dünyayı biraz aralayayım: Dizi, Wall Street'in kalbinde, paranın ve gücün sınır tanımadığı bir arenada geçer. Bir yanda tek bir telefonla piyasaları sarsan, içeriden sızdırılan kritik bilgilerle (insider trading) milyarlarına milyar katan, kural tanımaz fon patronu Bobby Axelrod vardır. Karşısında ise onu ne pahasına olursa olsun hapse atmaya yemin etmiş, adaletin kılıcını sallayan ama sırf kazanmak için kendisi de hukukun etrafından dolanmaktan çekinmeyen hırslı savcı Chuck Rhoades.
Dizinin asıl çarpıcı tarafı Axelrod'un para kazanma dehası değil, işte bu sistemin çürümüşlüğü. Milyarlarca dolar söz konusu olduğunda o "kesin" denilen kuralların nasıl esnediğini, sıradan vatandaşın hayatını karartan yasaların güç sahipleri için nasıl sadece halledilebilir "küçük bir pürüz" haline geldiğini görürsünüz. Zenginler hata yaptığında bedelini para cezasıyla, "gönüllü ödemelerle" kapatır; sıradan insanlar ise hayatlarıyla.
İzleyip "Adamlar ne dizi yapmış" diyorsunuz. Sonra televizyonu kapatıp bizim memlekete dönüyorsunuz ve fark ediyorsunuz ki; biz bu senaryoyu her gün haber bültenlerinde zaten canlı izliyoruz.
BİZ BU HİKAYEYİ FUTBOLDA GÖRDÜK
Beni okuyanlar bilir, geriye gitmeyi, dejavu gibi yaşanan o fotoğrafı sunmayı severim… Şimdi sizi Hollywood stüdyolarından çıkarıp, memleketimin stüdyolarına getireyim.
Türkiye aylarca Seçil Erzan dosyasını konuştu. "Arda Turan nasıl bu kadar para verdi, Emre Belözoğlu nasıl inandı, bu kadar yüksek kazanç vaat edilir de insan hiç mi şüphelenmez" diye sorduk. Bir de Fatih Terim adı vardı.
Dosyanın kamuoyunda bir dönem “Fatih Terim Fonu” diye anılmasının nedeni de buydu. Seçil Erzan’ın bazı müştekilere yüksek getirili bir fon bulunduğunu ve Fatih Terim gibi tanınmış isimlerin de bu fona dahil olduğunu söylediği öne sürüldü. Fatih Terim ise dosyada müşteki olarak yer aldı.
Bana kalırsa her olayda olduğu gibi, nasırlaşmış hafıza ve derimizle biz bu meseleyi de biraz fazla kolay anlattık. Sanki “Kandırıldılar” dedik, geçtik. Tüm ihaleyi de Seçil Erzan’a yıkıverdik…
Evet, güven vardı. Banka müdürüne güven vardı, tanınmış isimlere güven vardı, “Bu insanlar buradaysa vardır bir bildikleri” duygusu vardı. Ama bir şey daha vardı dostlar: Daha çok kazanma isteği.
Paralarını kaybeden insanlar elbette mağdur oldu. Ama milyonları olan insanların, daha fazlasını kazanma arzusunun o kapıdan girmelerinde hiç payı yokmuş gibi de davranmayalım. Çünkü bazen mesele sadece ihtiyaç değil. Kazanmak. Biraz daha kazanmak. Sonra biraz daha…
ŞİMDİ AYNI SORUYU SİYASETÇİYE SORALIM
Gelelim asıl meseleye, siyasetin tam göbeğindeki o dosyaya. Eski Bakan Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya hakkındaki iddiaları duymuşsunuzdur. YENİ Parti Sözcüsü Zeynel Emre çıktı ve dedi ki; "Çift, Özata Denizcilik hisselerine yaklaşık 163 milyon lira yatırmış, karşılığında 2 milyar 170 milyon lira çekmiş."
Rakamları öylesine okuyup geçmeyin rica edeceğim. Bir durun, aklınızda tartın: 163 milyon yatırıp, 2 milyarı aşan bir parayla masadan kalkmak... İnsan yutkunup ister istemez soruyor: Nasıl? Hangi sihirli değnek değdi bu paraya?
Ortada bir suç var mı yok mu, buna elbette yargı karar verecek. Ama o soruyu sormak da bizim boynumuzun borcu. Üstelik bir bakıyoruz; savcılık malvarlıklarının dondurulması için harekete geçiyor, derken sahneye o sihirli formül çıkıveriyor: “Gönüllü ödeme” başvurusu.
O halde sormaya hakkımız yok mu: Gerçekte ne kadar para kazanıldı, ne kadarı geri ödendi ve bu dudak uçuklatan kazanç tam olarak nasıl elde edildi? İnanın bilmiyorum. Zaten tam da bilmediğim, aklım almadığı için soruyorum.

GÜVENİN IBAN’I YOK AMA BEDELİ VAR
Gelin plazalardan çıkıp biraz sokağa inelim. Köy kahvesindeki amca serbest fonu bilmez ama kime güveneceğini iyi bilir: Bankasına, devletine, oy verdiği siyasetçiye.
Tam burada aklıma o meşhur IBAN meselesi geliyor. Ankara’da 24 yaşındaki İbrahim, hesabını arkadaşına kullandırdığı için 16 yıl hapis cezası aldı. Adana’da daha 17 yaşındaki Sema Nur'a aynı sebeple 7 yıl hapis kesildi.
Hukuken bu dosyalarla fon soruşturması aynı şey değil diyenler çıkacaktır. Elbette değil ama yurttaş da hukuk fakültesi sınavına girmiyor; çıkan fotoğrafa, vicdanına bakıyor.
Bir yanda hesabını kullandırdığı için hapiste çürüyen gencecik çocuklar... Diğer yanda 2 milyarlık iddialar ve her kapıyı açan o sihirli kelime: “Gönüllü ödeme”. 17 yaşındaki gencin hayatını karartan sistem, iş milyarlara gelince neden anında "iade et, kapansın" esnekliği gösteriyor?
İnsan sormadan edemiyor: Mağdurların çalınan hayallerini kim iade edecek? Ve asıl o yakıcı soru: “Aynısını ben yapsaydım, bana ne olurdu?”
Güvenin tuzla buz olduğu yer işte burası. Usta yazar Eduardo Galeano, 'Tepetaklak: Tersine Dünya Okulu' kitabında bu düzeni tokat gibi bir paragrafla yüzümüze çarpar:
"İçinde yaşadığımız bu tersine dönmüş dünyada, koca koca suçlar hep cezasız kalırken, küçücük hataların bedeli acımasızca ödetilir. Çünkü sistem, gücü elinde tutanların dokunulmazlığı üzerine kurulmuştur. Hapishaneler, çaresizlerin ve kuralları bilmeyenlerin mekanıdır; oysa asıl büyük hırsızlar, o yasaları bizzat kendi lehlerine yazanlardır. Velhasıl adalet tıpkı bir yılan gibidir; sadece çıplak ayaklıları sokar."
Takım elbiseleri, siyaset rozetleri olanları o yılan nedense hiç ısırmıyor. Parayı yerine koyup yollarına devam ediyorlar. Peki ya devlete, adalete duyulan güven? Güvenin IBAN’ı yok ki çıkarıp ödeyesin...
HIRSIN FORMASI DA ROZETİ DE YOK
Futbolcuların milyonları vardı, doymadılar. Billions’taki Axelrod’un milyarları vardı, yine yetmedi. Şimdi önümüzde milyarların ve esnetilen kuralların havada uçuştuğu yepyeni bir dosya var. İnsan ister istemez soruyor: Yahu ne kadarı yeter?
Belki de mesele cüzdandaki para değil, sadece “Biraz daha” diyebilmenin o zehirli hazzıdır.
Hırsın forması da yok, parti rozeti de. Ancak çok acı bir fark var: Futbolcunun hırsının faturasını kendisi öderken; siyasette ve devletin kilit kurumlarında güven sarsıldığında faturayı hepimiz ödüyoruz.
Çünkü o saatten sonra mesele “Kim ne kazandı?” olmaktan çıkıp o ağır soruya dönüşüyor: Bu devletin adaleti herkese aynı mı işliyor?
Sıradan vatandaş hata yaptığında ne oluyorsa, güçlü biri yaptığında da hukuk aynı ciddiyetle çalışsın istiyoruz. Soyadı değişince mercek bulanıklaşmasın. Makam değişince sorular yutkunularak sorulmasın. Rozet değişince adaletin hassas terazisinin ayarı bozulmasın.
BİZİM BURADA KUMANDA YOK
Billions sonuçta elin Amerikalısının çektiği bir dizi. Alırsınız kumandayı elinize, ekranı kapatırsınız, biter gider. Bobby Axelrod’u da kapının dışında bırakırsınız, dertlerini de... Ama bizim burada kumanda falan yok dostlar. Biz bu filmin tam içindeyiz.
O yüzden ben hâlâ inatla ilk sorudayım: Milyonlar yetmedi, milyarlar yetmedi… Gerçekten daha ne kadar? Ama galiba artık cevabını bulmamız gereken çok daha can yakıcı bir sorumuz var:
Kim yaparsa yapsın, o doymak bilmeyen “daha fazlası”nın bedelini en sonunda neden hep bu halk ödüyor?