İstanbul’u sel aldı.
Ama o sel sadece su değildi.
O, yıllarca ihmal edilen dere yataklarının, ranta kurban edilen yeşilin, “bize bir şey olmaz” diyen kibrin intikamıydı.
Su yükseldiğinde bir çocuğun botları dolarken, bir annenin omzunda taşıdığı umut da boğuldu.
Memleketi yokluk aldı.
Yokluk, sadece boş bir buzdolabı değil; bir emeklinin geceleri saydığı son kuruşun soğukluğu, bir öğretmenin atanmadığı için içine gömdüğü utanç, bir işçinin “yarın nasıl geçeceğiz” diye kendi kendine sorduğu sessiz cümleydi.
Yolsuzluklar aldı. Yolsuzlar ise hâlâ dışarıda.
Hâlâ tok. Hâlâ kibirli. Hâlâ “biz yaptık” diye konuşuyorlar.
Adalet ise duvarda asılı bir yazı gibi kaldı.
“Yargı bağımsız” dediler. “Hukuk devletiyiz” dediler.
Ama adalet, hükümetin atadığı bakanın emrine, onun atadığı hâkim ve savcıların kalemine kaldı.
Türk ulusu elinde hiçbir şey kalmadan bakakaldı.
Bakakaldı çünkü yoruldu. Yordu çünkü her seferinde aynı hikâyeyi yaşadı: hakkı isteyen tazyikli su yedi, gaz yedi; foncular doymadı, halkın hakkını yedi.
Emekli meydanda canına kıydı.
Atanmayan öğretmenler hayatlarından vazgeçti.
Öğrenciler umutlarından, işçiler hayattan vazgeçti.
Madenciler yerin altında, alınlarındaki terle can verdi.
Esnaf kirasını, sigortasını, stopajını karşılarken gecesini gündüzüne kattı.
Çiftçi toprağını alın teriyle suladı; tohumunu, gübresini, ilacını, mazotunu alırken canından can verdi.
Bu ülkede hep verenler verdi.
Alanlar hiç utanmadı. Doymak bilmedi. Güç doyurmadı. Şatafat doğal yaşamları oldu.
Üç Y ile gelenler — yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar — milleti baş başa bıraktı.
Koltuklar rahat, cepler dolu, ayaklar lüks araçlarda.
Sele kapılan yine yoksul oldu. Balçık içindeyken daha beter battı. Bataklık oldu.
Zengin Müslümana “hak olan zenginlik” denildi. Yoksula ise cennetin yolunun sabırla örüleceği öğretildi.
“Hak verilmez, alınır” sözü de yerini bulamadı.
Bulamadı, Devleti yöneten hükümet
"hakkı" kendisinin saydı.
Oysa devleti yönetenlerin asli görevi güvenlik ve adaletti.
Türk ulusu ne güvende kaldı, ne de adaletli bir yönetimde.
Devletin dini adalettir.
Tıpkı “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü gibi duvarda asılı kaldı.
İki buçuk milyon mühürsüz oyun kabulünde kaybetti Türk ulusu.
Adaletsiz, hukuksuz bu uygulama hem adaleti hem egemenliği elimizden alıp götürdü.
Sustuk.
Oysa vatandaşın görevi, verdiği oya sahip çıkmaktı.
Kurtuluş Savaşı’nda silahsız, parasız kalan Türk ulusunun tek bir inancı vardı: bağımsızlık.
Kaybettin.
Hiç olmazsa bundan sonra Gençliğe Hitabe’de sana verilen vazifeyi unutma.
Oku. Bir kez daha oku.
Umudunu koru. Koru ki memleketini hiç kimseye bırakmayacağını görsünler, duysunlar, bilsinler.
Çünkü umut, enkazın altında kalan bir çocuğun sesi gibi, bir gün mutlaka duyulacak.
Ne tarikat ve cemaatlere kurban vereceğiz çocuklarımızı, ne uyuşturucuya.
Ne yolda yürürken ölsünler, ne “çocuk işçi” olduklarında.
Ne kadınlar vurulsun sokak ortalarında, evlerinde; ne çocukları maruz kalsın bu rezilliğe, bu merhametsizliğe.
Ne sel götürsün canını malını, ne foncular, ne yolsuzlar, ne hırsızlar.
Ne tutuklu ne gözaltında kalsın gerçekleri yazan gazeteciler.
Ne medyan kapatılsın, haber alma özgürlüğün.
Sonra; “Biz İstanbul’a ihanet ettik, etmeye devam ediyoruz, bunda ben de sorumluyum” diyen sorumsuz kalsın.
Sel ve Deprem: Aynı İhanetin İki Yüzü
İstanbul’da sel artık yağmur değildir.
O, yıllarca uyarılan ama dinlenmeyen bir feryadın, betona gömülen yeşilin, ranta kurban edilen derelerin intikamıdır.
Su yükseldiğinde bir çocuğun botlarının içine dolan su, bir yaşlının sandalyesinin üzerinde titreyerek bekleyişi, bir annenin “bu sefer de kurtuluruz” diye fısıldayışı…
Hepsi aynı cümleyi söylüyordu: “Biz buradayız, unutmayın.”
Ama unuttular.
Dere yatakları imara açıldı. Yeşil alanlar betona gömüldü.
Lüks sitelerin bodrumları kuru kalırken, yoksul mahallelerde insanlar sandalyelerin üzerine çıktı.
Belediye “aniden oldu” dedi.
Oysa aynı yağmur, her yıl aynı yerleri basıyor.
Sel, sadece su değil; ihmalkârlığın, açgözlülüğün ve “bize bir şey olmaz” kibrinin boğduğu hayatlardır.
Su çekildiğinde geriye kalan sadece balçık değil, bir milletin kırılan güvenidir.
Deprem ise daha ağır bir yara.
6 Şubat’ın enkazı hâlâ içimizde.
Bir babanın çocuğunun sesini duymak için saatlerce betonun altında bekleyişi, bir annenin “oğlum burada, duyuyorum” diye bağırışı, enkazdan çıkan minik ayakkabıların sessizliği…
On binlerce insan, sadece yer sarsıldığı için değil; yönetmeliklere aykırı binalar, denetimsiz inşaatlar, “kaçak kat” affı, rüşvetle onaylanmış projeler yüzünden öldü.
Enkazın altında kalanlar, “devlet burada” dendiğinde saatler, günler sonra kurtarıldı — ya da hiç kurtarılamadı.
Yıkılan sadece binalar değildi; güven, adalet ve “biz buradayız” sözü de yıkıldı.
Deprem vergileri toplandı, deprem hazırlığı yapılmadı.
Enkazdan çıkanlar yine aynı yoksul mahalleler, aynı emekçiler, aynı çocuklardı.
Zengin semtlerde binalar ayakta kaldı; çünkü orada rüşvet değil, kaliteli malzeme kullanılmıştı.
Bu da bir adaletsizliktir.
Doğa adalet dağıtmaz; devlet dağıtmalıdır. Dağıtmadı.
Enkaz, sadece beton yığını değil; bir milletin vicdanında açılan, hâlâ kanayan bir yaradır.
Sel de deprem de aynı cümleyi haykırıyor:
Bu ülkede can kaybı, kader değil; tercih sonucudur.
Tercih edenler koltuklarında oturuyor.
Kaybedenler toprağın altında, suyun içinde, enkazın altında kalıyor.
Türk ulusu, bu yazıyı okurken susmasın.
Gençliğe Hitabe’yi bir kez daha okusun.
Çünkü bağımsızlık, sadece dış düşmana karşı değil; içerideki yolsuzluğa, adaletsizliğe, ihmalkârlığa karşı da savunulur.
Umudunu koru.
Çünkü umudunu koruyan millet, memleketini kimseye bırakmaz.
Ve bir gün, boğulan şehirlerin, yıkılan evlerin, suskun vicdanların hesabını soracak olanlar yine o umudunu koruyanlar olacak.
Çünkü umut, enkazın altında bile sönmeyen bir ışıktır.
" Arkadaşlar! Gidip Toros Dağlarına bakınız; eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiç bir güç ve kuvvet asla bizi yenemez."
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK.