İstanbul’daki sel felaketinin en acı olaylarından biri Balat’ta yaşandı. Henüz 14 yaşındaki Mahmut Işıldak, su birikintisinde elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetti. Böyle bir ölümün ardından yalnızca yağışın şiddetini konuşmak yeterli mi?

Geride ağır bir maddi bilanço da var. Evleri, iş yerleri ve araçları sular altında kalan binlerce insan zararını karşılamaya çalışıyor. Bir evin su altında kalması, bir ailenin yılların birikimini kaybetmesi demek. Bir esnaf için günlerce kepenk açamamak, belki de ayakta kalma mücadelesinin sonu.

Peki bu felaketin faturasını kim ödeyecek?

Yağış olağanüstü diye sorumluluk ortadan kalkar mı?

İstanbul’un sokakları sular altında kalırken yapılan açıklamalarda, yağışın olağanüstü şiddetine dikkat çekildi. Elbette yağışın boyutu önemli. Ancak şiddetli yağmur yağması, kamu idaresinin sorumluluğunu kendiliğinden ortadan kaldırmıyor.

Çünkü şehirlerin altyapısını planlamak, yağmur suyunu tahliye etmek, taşkın risklerine karşı önlem almak ve mevcut tesislerin bakımını yapmakla görevli kamu kurumları var.

Bu görevlerin gerektiği gibi yerine getirilmemesi, hukukta “hizmet kusuru” olarak değerlendirilebiliyor.

Kamu hizmetinin hiç işlememesi, geç işlemesi veya gerektiği gibi işlememesi sonucunda zarar doğmuşsa idarenin tazminat sorumluluğu gündeme gelebilir.

Üstelik idarenin sorumluluğu yalnızca hizmet kusuruyla sınırlı değil. Belirli koşullarda, herhangi bir kusur tespit edilmese bile idarenin faaliyetinden doğan zararın karşılanmasını gerektiren kusursuz sorumluluk ilkeleri de uygulanabiliyor. Ancak bunlar her doğal afet zararının otomatik olarak tazmin edileceği anlamına gelmiyor.

Bu noktada, Danıştay’ın geçtiğimiz yıl verdiği önemli bir karar var.

Danıştay 8. Dairesi, 9 Nisan 2025 tarihli, E.2023/4337 ve K.2025/3400 sayılı kararında, Edirne’deki aşırı yağış nedeniyle bir iş yerinin zarar görmesine ilişkin davayı değerlendirdi.

Bölge idare mahkemesi, yağışın olağanüstü niteliğini mücbir sebep kabul ederek idarenin sorumluluğunun ortadan kalktığına karar vermişti. Üstelik meteorolojik değerlendirmelere göre yağışın tekerrür periyodu 160 yıldı.

Ancak Danıştay bu kararı bozdu.

Çünkü bir doğa olayının afet boyutunda olması, her durumda idareyle zarar arasındaki nedensellik bağını ortadan kaldırmıyor. Kamu hizmetinin gerektiği gibi yürütülmemesi, zararın doğmasına veya ağırlaşmasına neden olmuş olabilir.

Danıştay, her idarenin hizmet kusurunun ayrı ayrı araştırılmasını, teknik incelemenin meteoroloji uzmanının da katılımıyla yapılmasını istedi. Afetin niteliğinin, koşulları varsa tazminat miktarında indirim nedeni olabileceğini de belirtti.

Burada Danıştay’ın idareyi kesin olarak kusurlu bulup tazminata hükmetmediğinin altını çizelim. Verilen karar, eksik araştırma nedeniyle bir bozma kararı.

Ama ortaya koyduğu hukuki ilke açık: Olağanüstü yağış, idarenin sorumluluğunu araştırmadan davayı reddetmenin gerekçesi olamaz.

İstanbul için de mesele tam olarak bu.

Yağmur suyu tahliye sistemleri yeterli miydi? Bakımları zamanında yapılmış mıydı? Daha önce su baskını yaşanan bölgelerde gerekli önlemler alınmış mıydı? Meteorolojik uyarılar karşısında riskli noktalarda hangi tedbirler uygulanmıştı?

Ve belki de en önemlisi, alınabilecek önlemler alınsaydı yaşanan zararların ne kadarı önlenebilirdi?

Bu sorular cevaplanmadan bütün faturayı doğaya çıkarmak mümkün değil.

Dere yatağındaki yapılara kim izin verdi?

İstanbul Valisi Davut Gül, 17 Ekim’de Ayazağa’da dere yatağını işgal eden yapıların yıkılacağını açıkladı. Bunlar arasında bir Kur’an kursu, spor tesisi ve dükkânlar bulunuyor.

Peki bu yapılar bugüne kadar neden kaldırılmadı? Ruhsatları veya yapı kayıt belgeleri var mıydı? Haklarında daha önce işlem yapılmış mıydı?

Her işgalin hukuka aykırı imar izniyle oluştuğunu söyleyemeyiz. Ancak imar planlarının, ruhsatların ve denetim kararlarının incelenmesi gerekiyor.

Üstelik taşkın riski konusunda açık bir düzenleme var.

Taşkın ve Rüsubat Kontrolü Yönetmeliği’nin 14. maddesi, imar planlarında taşkın sınırlarının dikkate alınmasını öngörüyor. DSİ’nin taşkın sınırlarını belirlemediği plan alanlarında teknik etüt ve uygunluk görüşü gerekiyor. Daha önemlisi, DSİ’nin görüş ve önerilerine uyulmaması hâlinde hukuki sorumluluk, bunlara uymayan kurum veya kuruluşa ait.

Geçmişteki izinler kendi dönemlerinin mevzuatıyla değerlendirilmeli. Ancak ruhsat bulunması, bilinen taşkın risklerine karşı önlem alma yükümlülüğünü ortadan kaldırmıyor.

Üstelik riskler yeni bilinmiyor.

Marmara Havzası Taşkın Yönetim Planı’nın bulguları Mayıs 2023’te kamu kurumlarıyla paylaşıldı. Havza genelinde 1.205 yerleşim yeri ön riskli bulundu, 1.112 önlem belirlendi. Modellenen 580 akarsu ve dereden yalnızca 62’sinin kapasitesi yeterliydi.

Bu rakamlar yalnızca İstanbul’a değil, Marmara Havzası’na ait. Plan ise 17 Ocak 2025’te onaylandı.

O hâlde İstanbul’da su basan bölgeler bu risk haritalarının neresindeydi? Önerilen önlemlerden hangileri uygulandı? Dere taşkınıyla kent içindeki drenaj yetersizliğinin farklı sorunlar olduğu da unutulmadan bu sorular araştırılmalı.

5216 sayılı Kanun gereği imar planlarında büyükşehir ve ilçe belediyelerinin farklı yetkileri bulunuyor. 2560 sayılı Kanun ise yağmur suyu tesislerinde İSKİ’ye görev, ilgili belediyelere harcama yükümlülüğü getiriyor.

Hangi kararın, hangi hizmetin, kimin sorumluluğunda olduğu ayrı ayrı incelenmeli.

Gelelim faturaya…

Valiliğin 5 binden fazla afetzedeye sağlandığını açıkladığı 10’ar bin liralık acil ihtiyaç desteği önemli. Ancak yardım, tazminat değildir.

Anayasa’nın 125. maddesine göre idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı karşılamakla yükümlü. Şartları oluşan vatandaş, idareye başvurarak tam yargı davası açabilir. İdari eylemlerden doğan zararlarda kural olarak öğrenmeden itibaren bir yıl, her hâlde eylemden itibaren beş yıl içinde idareye başvurulması gerekir; ardından daha kısa dava süreleri işler.

Bu yüzden zararların belgelenmesi ve hukuki sürelerin kaçırılmaması önemli.

Yağmuru durdurmak mümkün değil. Ama suyun yolunu daraltan kararları kimin verdiğini, riskleri kimin bildiğini, önlemleri kimin almadığını araştırmak mümkün.

Eğer bu zararların arkasında ihmaller varsa, fatura yalnızca vatandaşa kesilemez.