Temmuz ayında bu köşede “İran Savaşı neden bitirilmiyor?” diye sormuştum. Cevabım şuydu: Savaş bitirilmek istenmediği için bitmiyor, çünkü mesele mutlak zafer değil, yeni güç dengelerinin kurulması. Aradan geçen sürede tablo bu tezi çürütmedi, ağırlaştırdı. Savaş artık İran sınırlarının çok ötesinde, çevre cephelerde yürüyor. Ta ki bölgedeki iki noktada daha alınacak sonucun küresel dengeye etkisi görülünceye kadar da süreceğe benziyor.

Savaş sürerken savaştan müstağni kalamazsınız. Günlük hayatınız, ticaretiniz, işiniz, alışverişiniz, kariyeriniz… Her şey öyle ya da böyle etkilenir… Savaş kitabının sayfalarında sadece tek bir formül vardır. Bu da gücün yeni dengesini gösterir. Herakleitos savaşı “her şeyin babası” olarak adlandırmıştı. Yeni bir güç dengesinin doğuşu, eskisinin tahammül sınırını aşınca savaş kaçınılmaz hale gelir. Düşman, bazı aktörler için bir tehdit olduğu kadar, bir düzen kurma aracıdır. Herakleitos’tan bu yana yirmi beş asır geçti... Bugün sahne, Hürmüz ve Kızıldeniz hattında kuruluyor.

Önce Yemen’den başlayalım. Husiler Temmuz’da Suudi Arabistan’a deniz ambargosu ilan etti. Eylül ayında Kızıldeniz girişindeki Perim Adası’nı ele geçirdi. Suudi Doğu-Batı petrol boru hattının hedef alınması, Riyad'ın en kritik alternatif enerji güzergahının da tehdit altında olduğunu gösterdi. Ekim’de Riyad’daki Kral Halid Havalimanı art arda hedef alındı. Haberlere göre saldırılardan biri Suudi Arabistan’da on yılı aşkın sürenin en ölümcül saldırısı oldu. Bu tesadüf değil. Hürmüz Boğazı büyük ölçüde felçken Suudi petrolünün can damarı Kızıldeniz’di ve Husiler tam o damara basıyor. Riyad’ın geri adım atması da Husilerin elindeki kozu bırakması da zor. Yemen’de taraflar sonuç almadan masaya oturmayacak.

Burada Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın ağırlığı devreye giriyor. Ağustos’ta Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın imzaladığı metin, birine saldırıyı üçüne saldırı sayıyor. Ankara’nın şimdilik ağırlıklı olarak savunma ve teknik destek verdiği bildiriliyor. Diğer yanda ise muharip yetenekleri sınanan Suudi Arabistan var. Bu ittifak bir caydırıcılık aracı. Caydırıcılık işlemezse savaşı yayan bir mekanizmaya da dönüşebilir. Ankara’nın görevi, bu zincirin kendi çıkarlarına karşı işlemesine izin vermemek.

İkinci potansiyel alan Irak. Haşdi Şabi devletin güvenlik yapısının parçası, ama içinde İran’a bağlı silahlı grupları barındırıyor. Temmuz sonunda ABD ve Suudi Arabistan bu yapıya ait mevzileri vurdu. Bağdat’ta Haşdi’ye bağlı bir grupla hükümet arasında ölümcül çatışma yaşandı. Yabancı şirketlerin işlettiği petrol sahalarının bir kısmı savaşın başından beri faaliyetini durdurmuş durumda. Husiler Suudi cephesini ısıtırken Irak’taki milislerin daha aktif devreye girmesine karşı Suriye’nin yanıtı savaşı yeni bir boyuta taşıyabilir. Irak ve Suriye bizim komşumuz, önemli ihracat pazarımız ve enerji geçiş hattımız. Bu cephe Türkiye için güvenlik kadar ekonomi meselesi.

Bütün bunları ayrı cepheler olarak okumak yanıltıcı olur. Hürmüz ve Bab-ül Mendeb dünya enerji ticaretinin iki kilit noktası. Bu noktaları elinde tutan, pazarlık masasındaki yerini belirliyor. Çin’in girişimi ve Pakistan’ın arabuluculuk arayışı, büyük güçlerin sahada netlik olmadan masaya dönmeyeceğini gösteriyor. Yani Yemen ve Irak’ta sonuca gitmeden durmayacak bir savaş, aynı zamanda küresel dengenin yeniden arandığı bir süreç.

Hürmüz’ün tıkalı kalması Rusya-Ukrayna savaşıyla zaten daralmış olan Avrupa’yı, özellikle Almanya ve Fransa’yı, enerji ve enflasyon baskısıyla köşeye sıkıştırıyor. Enerji açığı derinleştikçe Washington’un pazarlık gücü artıyor. Ukrayna’da daha fazla taviz, Grönland’da ABD’nin stratejik taleplerine yeşil ışık ve Avrupa savunma yapısında Washington’un belirleyici rolü, bu pazarlığın başlıca kalemleri. Yani Körfez’deki savaş, Atlantik ittifakı içinde de bir kaldıraç işlevi görüyor desek yanılmayız. Bu yüzden Yemen ve Irak’ta alınacak sonuç yalnızca Orta Doğu’yu değil, Avrupa’nın bundan sonraki konumunu da belirleyecek.

Denge kurulana kadar gerilim yönetilecek, faturayı ekonomiler ödeyecek. Fatura rakamlarda görünüyor. Husilerin Suudi tankerlerine saldırısıyla Brent Temmuz sonunda yeniden 100 doları aştı. Bu maliyetler benzin istasyonunda, markette, pazarda ve sonunda enflasyon rakamlarında karşımıza çıkıyor. Bütçeleri, savaş ekonomisi akort ediyor. Bazı ülkeler vatandaşlarına stok uyarısı yaptı. Ticaretin kalemleri, savaşın ihtiyaçlarına göre şekilleniyor. Dolayısıyla istihdam da olmadığı kadar seçici.

Ticarette savaş tedarik zincirlerini yeniden çiziyor ve yakın ülke olmak değerli. Türkiye’nin coğrafyası lojistikte ciddi avantaj. Fakat güvenlik ve öngörülebilirlik olmadan koridor olmak sözde kalabilir. Enerji ithalatçısı olarak yüksek petrol fiyatı doğrudan cari açığa ve enflasyona yazılıyor. Irak ve Körfez’e yönelik ihracat ise artan riskle karşı karşıya.

İstihdamda tablo karışık. Savunma, lojistik, tarım ve gıda üretimi savaş koşullarında ayakta kalan sektörler. Enerji maliyetinden en çok imalat, bölge algısından turizm etkileniyor. Avrupa enerji krizinde daralırsa ihracatçı sanayinin siparişleri düşer ve bunun ilk faturası çalışana çıkar. Savaş ekonomisi tek başına kalıcı istihdam üretmez. Fırsatı değerlendirenler üretkenliğe, nitelikli işgücüne ve sanayi dönüşümüne yatırım yapan ülkeler olacak görünüyor.

Savaş, İran’dan Yemen’e ve Irak’a uzanan bir hat boyunca, sonuç alınana kadar sürecek gibi görünüyor. Türkiye’nin yolu aktif tarafsızlık, güçlü savunma, çeşitlenmiş enerji ve üretken istihdamdan geçiyor. Tahterevallinin bir ucunda savaş, bir ucunda barış hep vardır. Devletler masasında barış varken de savaş vardır. Savaşlar bitmez, fakat bedelini kim ödeyecek sorusu masada hep kalır.

Sorularınız için e-posta adresi: hkaganoyken@gmail.com