Keçiören Belediyesi’nde yaşananlar o kadar dramatik bir tablo çizdi ki şaşkınlıktan kelimeler havada asılı kaldı. 213 kişi teste girdi, 129 belediye çalışanının sonucu pozitif çıktı. Şimdi bu sonuç bize alkol kullanımını ya da sigara içimini göstermiyor. Bu sonuç; üretimi, alım satımı gibi kullanımı da suç olan bir eylemi gösteriyor. Arkamıza yaslanıp düşünmemiz gerekiyor. Belediye çalışanları arasında yapılan bir testte yüzde 60 pozitif oranına ulaşıyorsak sorun sadece kriminal olarak izlenecek noktayı çoktan aşmış demektir.

Toplumda uyuşturucu kullanımının bu denli yaygınlaşması, yalnızca bireysel bir zaaf ya da ahlaki çöküş olarak okumayalım. Hele hele siyasileştirilecek bir durum olarak da hiç görmeyelim. Günümüz yaşamının yarattığı boşlukların, ekonomik belirsizliklerin, aidiyet eksikliğinin ve sosyal medyanın hızlandırdığı yalnızlığın kolektif bir yansıması olarak okuyalım. Bir zamanlar uç kabul edilen bu alışkanlık, artık mahallelerden ofislere, okullardan belediye koridorlarına kadar sızmış. Keçiören örneğinde görüldüğü gibi kamu çalışanları arasında bile ölçülebilir boyutlara ulaşmış. Şimdi konu sadece toplum olarak bağımlılığı cezalandırmak olmamalı. Kök nedenleri doğru teşhis edemezsek patinaj yaparız. Sorun yalnızca laboratuvarda tahliller ile çözülmez. Meselenin bir yanı insanların neden bu yola saptığı diğer yanı ise kolay erişimdedir.

Hukuki tabloya da bakmamız gerekiyor. Türk Ceza Kanunu’nun 191 inci maddesi nettir. Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, bulundurmak ya da bizzat kullanmak suçtur. Cezası, hapistir. İşyerinde pozitif çıkan bir çalışanın durumunu savcılığa taşıyabilir. Yani şikâyete bağlı değildir. Ceza soruşturması bir yandan sürerken işyerinde de disiplin süreci başlar. Devlet memurları için 657 sayılı Kanun ve ilgili disiplin yönetmelikleri çalışır. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25 inci maddesi, işçinin işyerine uyuşturucu almış olarak gelmesini veya işyerinde kullanmasını haklı fesih sebebi sayar. Kıdem ve ihbar tazminatı alınamaz. Hukukun önümüze getirdiği matematikte bireyin mesleğini, ekmeğini kaybetme riski açık.

Keçiören Belediyesi Pandora’nın kutusu muydu? Yaşanan olayın bir başka önemli noktası, toplu test yapılmasıydı. Şimdi testi pozitif çıkanlar, A belediyesinde teste davet ediliyor da B Belediyesi niye teste davet etmiyor dese… Ya da bir başkası belediye yapıyor da kaymakamlık niye test istemiyor dese… Ya da özel sektör, çalışanlarımı ben de teste soksam mı diye düşünmeye başlamış ise… Zor bir konu, gerçekten…

Peşinen netleştirmekte fayda var; makul şüphe olmadığında bu testlerin yaygınlaşmasının sorunun çözümüne katkısı sınırlı olacaktır. Diğer yanda ise bazı meslek gruplarında durum hassaslaşıyor. Özellikle şoför, güvenlik görevlisi, itfaiyeci, sağlık personeli veya kritik altyapı çalışanları gibi riskli pozisyonlarda, iş sağlığı ve güvenliği gerekçesiyle test talebi daha kolay meşrulaşır. Çünkü bir otobüs ya da ambulans şoförünün uyuşturucu etkisi altında direksiyon başında olması, yalnızca kendisini değil, onlarca insanı tehlikeye atar.

Özel sektörde tablo kamu sektörüne göre daha esnektir ama o kadar da serbest değildir. Yüksek riskli sektörler olan havacılık, savunma, madencilik, toplu taşıma, enerjide çalışanlardan test istenebilir. Ancak Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 6’ncı maddesi, sağlık verilerini özel nitelikli kişisel veri kabul eder. Keyfi, yaygın ve sürekli test, kişilik haklarının ihlali riski taşır. İşyerinde gönüllü test farklıdır. Ama “gönüllü” kelimesi, işten atılma tehdidiyle birleşince anlamını yitirir.

Uyuşturucuyla mücadele gereklidir. Özellikle riskli mesleklerde sıfır tolerans makuldür. Ancak her ofis çalışanını, her memuru, her işçiyi düzenli kan testine tabi tutmak, toplumu şüpheli konumuna iter. Tedavi odaklı yaklaşım, cezalandırıcı yaklaşımdan daha etkili olabilir. Pozitif çıkan kişiyi işten atmak yerine, tedavi ve rehabilitasyon imkânı sunmak, uzun vadede daha sağlıklı sonuçlar verir.

Keçiören örneği, uyuşturucu meselesinin artık bireysel bir sapmadan öte, toplumun ortak bir yarası haline geldiğini acı bir netlikle ortaya koydu. Yüzde 60’lık pozitif oran, yalnızca ceza hukuku ya da disiplin süreçleriyle çözülebilecek bir tablo çizmiyor. Kök nedenlere inmeden, kolay erişimi kesmeden ve tedavi imkânlarını güçlendirmeden atılacak her adım, sorunu bastırmaktan öteye geçemeyecektir. Testlerin makul şüphe ve riskli meslekler sınırları içinde kalması, kişilik haklarının korunması ve pozitif çıkanlara işten atma yerine rehabilitasyon yolu açılması, hem hukukun hem insanlığın gereğidir. Aksi takdirde test tüpleri dolacak, laboratuvar sonuçları artacak, ama asıl hastalık derinleşmeye devam edecek, insanlık duygusu boşalacak.

Sorularınız için e-posta adresi: hkaganoyken@gmail.com