"...Bursa'da havlucu Recebe,

Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman,

fakir köylü Hatçe kadına,

ırgat Süleymana düşman, sana düşman,

bana düşman, düşünen insana düşman,

vatan ki bu insanların evidir, sevgilim, onlar vatana düşman..."

İkinci Dünya Savaşı'nın karanlık gölgesinin dünyayı sardığı, içeride ise karaborsacıların, halkın sırtından zenginleşenlerin ve otoriterleşen iktidarın hüküm sürdüğü yıllardı.

Halk yoklukla sınanırken, memleketin zenginliklerine çökenler, en ufak bir hak arayışını, en ufak bir "düşünme" eylemini vatan hainliğiyle suçluyordu.

Nâzım ise parmaklıkların ardından bu sahtekârlığı yüzlerine böyle haykırıyordu. Asıl vatan hainlerinin, "vatan" denilen o büyük ailenin evlatlarını, yani işçiyi, köylüyü ve düşünen insanı ezenler olduğunu tarihe not düşüyordu.

3 Haziran 1963... Kalbi hep memleketi için atan o büyük ustanın aramızdan ayrılışının 63. yılı bugün.

UMUDUN ŞAİRİDİR NAZIM

Son günlerde bazen gazetede manşet atarken, bazen Ankara’nın koridorlarında başka, göz önünde başka yaşanan siyasetini izlerken Nâzım'ın bu dizeleri düşüyor aklıma.

"Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu..."

Usta şair Nazım’ın "şayak kalpaklı adam" diyerek büyük bir hayranlıkla resmettiği o eşsiz lider, memleketin kurtuluş ateşini yakan Mustafa Kemal Atatürk'ten başkası değildir.

Nâzım, Atatürk'ün en karanlık gecede, ordular dağılmışken bile o "güzel ve rahat günlere" duyduğu sarsılmaz inancı öyle eşsiz anlatır ki, Kuvâyi Milliye ruhu adeta ete kemiğe bürünür. Yılmış olduğumda, umutsuzluğa düştüğümde ya da çok gerildiğimde umudu yeniden yeşerten adamdır Nazım insanın içinde…

"MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI"

Bugünün Türkiye'sine dönüp baktığımızda, şairin yıllar önce gördüğü o derin yoksulluk sarmalının ne yazık ki yalnızca şekil değiştirdiğini görüyoruz. Enflasyonun bel büktüğü, ay sonunu getirmenin bile başlı başına bir "destan" olduğu bu günlerde, Nâzım'ın "Memleketimden İnsan Manzaraları" her sabah yeniden, taptaze bir acıyla yazılıyor sanki.

"...yalanla besliyorlar sizi, halbuki açsınız, etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız. Ve beyaz bir sofrada bir kere bile doyasıya yemeden göçüp gideceksiniz bu dünyadan..."

Çarşıda, pazarda, asgari ücretle ayakta kalmaya çalışan babaların gözlerindeki o yorgun ifade, şairin yıllar önce anlattığı o çilekeş Anadolu insanının bugün de yansımasıdır.

DÜNÜN MENDERES’İNDEN BUGÜNE IŞIK TUTMAK

Nâzım'ın hayatı, yalnızca edebiyatın değil; fikirleri yüzünden ödenmiş ağır bedellerin de tarihidir. 1950'de Demokrat Parti iktidara geldiğinde vadedilen o "bahar havası" ve hürriyet illüzyonu çok kısa sürmüş; iktidar kendi muhalifini yaratıp ezmeye, basını susturmaya ve aydınları boğmaya başlamıştı. İşte bu boğucu karanlık, şairi vatanından koparıp sürgüne mecbur bırakan iklimin ta kendisiydi.

Nâzım, sürgündeyken memleketinde olup biteni, gazetecilerin hapse atılmasını, basının sansürlenmesini ve ülkenin bir avuç çıkar grubuna peşkeş çekilmesini büyük bir isyanla izliyordu. Menderes'in giderek otoriterleşen, aydınları ezen güç zehirlenmesine karşı o sarsıcı dizelerini kaleme aldı.

Menderes'in kendi muhalifini yok ederken aslında devleti, demokrasiyi, yani oturduğu dalı kestiğini yüzüne çarpan o tarihi "Adnan Bey" şiirinin en can alıcı mısraları bir tokat gibiydi:

"Bitten, açlıktan, sıtmadan betersiniz. Yüz Türkiye olsa, elinizden de gelse yüzünü de zincire vurur, yüz kere satarsınız. “demişti…

Şair, basını susturarak, hukuku çiğneyerek ve halkı zincire vurarak kurulan hiçbir iktidarın ayakta kalamayacağını bütün çıplaklığıyla haykırıyordu. Bir gazeteci olarak bugünün siyasi iklimine baktığımda, bu uyarının ne kadar evrensel olduğunu çok daha net görüyorum.

Dün matbaaları kapatarak, aydınları hapse atarak ülkeyi yöneteceğini sanan zihniyet; bugün yerini erişim engellerine, yargı sopasına ve sansür yasalarına bıraktı. Muktedirler değişse de, hür sesleri kısmaya çalışırken aslında o "bindikleri dalı kestikleri" gerçeği hiç değişmiyor.

Direnenin işçiler

Her şeye rağmen, Nâzım'ı okuduğunuzda içinizde bir yerlerde mutlaka bir umut çiçeği açar. Çünkü o, en acı sürgün günlerinde bile karamsarlığa yer vermemiş, yarına olan inancını bir bayrak gibi taşımıştır. Bugün ekonomik krizlerle, bitmek bilmeyen adalet ve özgürlük arayışlarıyla yorulan Türkiye'nin asıl sarılması gereken şey de o sarsılmaz inançtır.

Bugün yerin yüzlerce metre altında, gasp edilen hakları ve alın terleri için direnen, açlık grevleriyle seslerini duyurmaya çalışan Doruk Madencilik işçilerinin haklı kavgasına baktığımızda, şairin anlattığı o destansı direniş ruhunun ne kadar canlı olduğunu bir kez daha anlıyoruz.

Onların o kömür karası yüzlerindeki yorgun ama kararlı ifade, şairin "Güneşli günler göreceğiz" dediği inancın bugün ete kemiğe bürünmüş halidir.

Büyük ustayı 63. ölüm yıldönümünde, yüreği ve kalemine yakışır bir inatla anıyorum. Yerin altından göğün yüzüne uzanan bu hak mücadelesinin ışığında biliyoruz ki; onun da o eşsiz dizelerinde müjdelediği gibi:

"Elbet sevgilim, elbet, dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya, dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet..."

İyi ki geçtin bu dünyadan Nâzım, iyi ki...