Her şey İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin, Erdoğan’ı Osmanlı padişahı II. Abdülhamid’e benzetmesi ile başladı.

Çiftçi, Türkiye’nin bulunduğu bölgedeki gelişmelere işaret ederek, geçmişte yaşadığı bir anıyı aktaran Çiftçi, yurt dışı ziyaretinde bir salonda II. Abdülhamid’in fotoğrafını gördüğünü, “Geçmişte Abdülhamid Han neyse, bugün de Cumhurbaşkanımız aynı şey. 100 yılda bir gelen bir lider” dedi.

ERDOĞAN-ABDÜLHAMİT BENZETMESİ: NE KADARI DOĞRU?

Türkiye siyasetinde sıkça başvurulan ecdada yaslanma teorisi, son olarak İçişleri Bakanı’nın açıklamalarıyla yeni bir boyut kazandı.

Ancak bu benzetme yapılırken kullanılan tarihsel argümanlar, akademik çevrelerde "bilgi kirliliği" ve "tarihsel revizyonizm" tartışmalarını da beraberinde getirdi. Özellikle Abdülhamit’in, cumhuriyetin kurucu kadrolarının yetiştiği fikri zemine ve bu kadroların temsil ettiği "hürriyet" değerlerine olan sert muhalefeti, bugün kurulan siyasi denklemin en zayıf halkasını oluşturuyor.

İÇİŞLERİ BAKANI'NIN TARİH TEZİ VE GERÇEKLER ARASINDAKİ UÇURUM

İçişleri Bakanı Çiftçi’nin ve bazı siyasi figürlerin bu romantik tarih okuması; 93 Harbi sonrası Berlin Antlaşması ile kaybedilen Sırbistan, Karadağ, Romanya, Kars, Ardahan ve Batum gerçeğini gölgelemektedir.

Tarihçi Sinan Meydan’ın da İçişleri Bakanı Çitçi’ye verdiği yanıtlarda vurguladığı üzere, Kıbrıs’ın İngiltere’ye kiralanması, Mısır’ın işgali ve Tunus’un elden çıkışı bu dönemin en ağır bilançolarıdır. Ekonomik olarak Düyun-u Umumiye’nin kuruluşuyla mali bağımsızlığın yabancı ellere teslim edilmesi, bugünkü "tam bağımsızlık" iddialarıyla taban tabana zıttır.

ABDÜLHAMİT VE CUMHURİYET'İN KURUCU KADROLARI ARASINDAKİ DERİN DÜŞMANLIK

Üstelik, bugün Abdülhamit’i cumhuriyetin bir "ön hazırlığı" gibi sunma çabası, tarihsel bir paradoksu beraberinde getirir. Abdülhamit, bizzat cumhuriyeti kuracak olan İttihat ve Terakki geleneğine ve "Jön Türkler"e karşı amansız bir mücadele yürütmüştür.

Cumhuriyetin kurucu kadroları olan subay ve aydınlar, Abdülhamit’in "istibdat" (baskı) yönetimine karşı hürriyet mücadelesi vererek tarih sahnesine çıkmışlardır. Namık Kemal’den Ziya Paşa’ya, Mithat Paşa’dan Selanik’teki genç subaylara kadar geniş bir yelpaze, Abdülhamit’in "hafiye" (istihbarat) teşkilatı tarafından baskı altına alınmış, birçoğu sürgüne (Fizan, Rodos, Avrupa) gönderilmiştir.

İSTİBDAT, SÜRGÜN VE HÜRRİYET MÜCADELESİ

Abdülhamit’in kurucu kadrolara olan düşmanlığı sadece siyasi bir rekabet değil, rejim kavgasıydı. O, mutlak monarşiyi ve halifelik otoritesini her şeyin üzerinde tutarken; kurucu kadrolar Meşrutiyet’i, meclisi ve anayasal hakları savunuyordu. Zülfü Livaneli’nin Kaplanın Sırtında romanında da altını çizdiği gibi; Sultan, Batı’nın tekniğini alırken Batı’nın "hürriyet" fikrinin imparatorluğa girmesini en büyük tehdit olarak görmüştür. Bu nedenle kurucu kadroları "vatan haini" veya "dış mihrakların piyonu" olarak nitelemekten çekinmemiştir. Bugün bu iki figür (Erdoğan ve Abdülhamit) arasında kurulan köprü, aslında cumhuriyetin temelindeki "hürriyet ve meşrutiyet" mücadelesini de yok saymaktadır.

ORYANTALİST İMAJDAN YEREL SİYASİ ARACA ABDÜLHAMİT

Batılı oryantalist tarihçilerin "Kızıl Sultan" olarak adlandırdığı, yerel muhafazakarlığın ise "Ulu Hakan" olarak kutsadığı Abdülhamit, bugün siyasetin elinde bir "kimlik inşası" aracına dönüşmüştür.

Ancak İçişleri Bakanı’nın ve günümüz siyasetçilerinin yaptığı benzetmeler, Abdülhamit’in bizzat cumhuriyetin kurucu iradesiyle olan çatışmasını sümen altı etmek demektir.

DEVLETİN BEKASI VE KÂĞITTAN GEMİ METAFORU

İçişleri Bakanı gibi günümüz siyasetçilerinin "bir karış toprak verilmedi" romantizmine karşın, Livaneli’nin kurguladığı romanda Abdülhamit, imparatorluğun ne kadar kırılgan olduğunu şu sözlerle ifade eder:

"Bu devlet bir kâğıt gemidir Doktor, ben onu fırtınalı bir denizde, dev dalgaların arasında yüzdürmeye çalışıyorum. Herkes gemiyi batırmak istiyor, bense yamayarak, su alan yerlerini tıkayarak menzile ulaştırmaya..."

Bu alıntı, Sultan’ın neden "denge politikası" yürüttüğünü ve neden büyük reformlar yerine günü kurtaran, statükoyu koruyan hamlelere yöneldiğini açıklar. Ancak bu "yamama" politikası, kurucu kadroların istediği köklü değişimin önündeki en büyük engel olmuştur.

Sonuç olarak; Erdoğan ve Abdülhamit arasında kurulan analoji, tarihsel bir gerçeklikten ziyade, seçmen kitlesini konsolide etmeye yönelik bir "beka" anlatısıdır. Abdülhamit’i kurucu kadroların düşmanı değil de atası gibi göstermek, sadece tarihsel bir hata değil, aynı zamanda cumhuriyetin kuruluş felsefesine de aykırıdır.

YILDIZ SARAYI'NIN JURNAL AĞLARI VE KORKUNUN ANATOMİSİ

Türkiye’nin siyasi hafızasında bugün kurulan Abdülhamit-Erdoğan benzetmeleri, sadece bir kalkınma ya da beka söylemi değil, aynı zamanda devletin "gözetleme" ve "denetleme" refleksleri üzerinden de derinleşebilir. Sultan II. Abdülhamit denilince akla gelen en karakteristik özelliklerden biri olan "jurnal merakı", onun 33 yıllık saltanatını bir yandan ayakta tutarken, diğer yandan imparatorluğun entelektüel damarlarını kurutan bir korku iklimine dönüştürmüştür.

YILDIZ SARAYI'NIN GÖRÜNMEZ KULAKLARI: JURNAL SİSTEMİ NEDİR

Abdülhamit, amcası Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve ağabeyi V. Murad’ın kısa süreli saltanatının ardından büyük bir güvenlik kaygısıyla tahta çıktı. Bu kaygı, zamanla tarihin en büyük sivil istihbarat ağlarından biri olan "Yıldız İstihbarat Teşkilatı"nın kurulmasını sağladı. (Haa, bu arada Sultan, ajanlı polisiye romanlarına da pek meraklıydı…)

Jurnal sistemi (bir diğer adı ile ihbarcılık); devlet memurlarından sıradan vatandaşa kadar herkesin, şüpheli gördüğü durumları doğrudan saraya bildirmesi üzerine kuruluydu. Yıldız Sarayı’na her gün binlerce jurnal (ihbar mektubu) yağıyor, Sultan bu jurnalleri bizzat okuyarak kimin sadık kimin "hain" olduğuna karar veriyordu. Bu sistem, toplumu birbirine şüpheyle bakan bir yığına dönüştürürken, liyakatin yerini "sadakat ihbarlarının" almasına neden oldu.

(Buraya bugün yaşadığımız benzer örnekleri eklemeyeceğim…Vicdanı hür olsak bile, fikrimiz bugün tutuklu. İsmail Arı gibi! Yaklaşık yarım asırlık gazeteci Zafer Arapkirli’nin, Cem Küçük’ün ihbarıyla yargılanıyor olması gibi…Sustum, bu yazıya ‘Kahrolsun istibdat yaşasın Hürriyet’ bulaştırmayacağım!!!)

ELEŞTİREL BİR BAKIŞ: ROMANIN GERÇEKLİĞİ VE SİYASİ KURGU

Livaneli’nin alıntıları ve tarihsel gerçek, Abdülhamit’i "Ulu Hakan" diye kutsayan Kadir Mısıroğlu’nun idealize edilmiş tablosuyla çelişir. Mısıroğlu’nun Abdülhamit’i bir "Veli’dir; Livaneli’ninki ise "korkuları olan bir stratejist". İçişleri Bakanı'nın tarihsel hatalarla dolu "altın çağ" anlatısı, Livaneli’nin betimlediği "her an parçalanmaya hazır imparatorluk" gerçeğiyle sarsılır.

KONYA'DA YÜKSELEN TİLAVET’TEN ‘FESLİ KADİR’E …

Sonuç olarak, Kaplanın Sırtında bize şunu hatırlatır: Tarih, sadece kahramanlık destanlarından ibaret değildir; aynı zamanda hataların, korkuların ve kaçınılmaz sonların hikayesidir.

Kamuoyu, İçişleri Bakanı'nı sadece siyasi kimliğiyle değil, aynı zamanda göreve geldiği ilk hafta Konya’da gerçekleştirdiği Kur’an-ı Kerim tilavetiyle de tanıdı.

Unutulmasın ki, hafızlık yeteneğiyle kendine hayran bırakan! ve muhteşem bir sese sahip olan Bakan'ın bu manevi yönü takdir toplarken, göreve başlarken İskilipli Atıf gibi tartışmalı figürlere geçmişte düzdüğü övgüler de siyasi bir kırılma yarattı.

Milli Mücadele dönemindeki duruşu nedeniyle Cumhuriyet tarihinin en çok tartışılan isimlerinden biri olan İskilipli Atıf'ı onurlandırmak, Bakan’ın tarihsel referanslarının yönünü de bir nevi tayin etmiş oldu.

FESLİ KADİR EKOLÜNDEN GELEN TARİH ALGISI

Bakan’ın "muhteşem bir hafız" olmasına rağmen sergilediği "kötü tarihçi" profili, beslendiği kaynaklarla doğrudan ilişkili midir bilinmez. Tarihsel iddialarının arka planında, akademik tarihçilikten ziyade kamuoyunda "Fesli Kadir" olarak bilinen Kadir Mısıroğlu’nun anlatıları yer aldığı görünmekte ve kuvvetle hissedilmektedir. Mısıroğlu'nun "Yunan kazansaydı" noktasına varan radikal ve sübjektif tarih yorumlarını referans alan bu bakış açısı, Abdülhamit dönemini "bir karış toprak kaybedilmeyen altın çağ" olarak sunmaya çalışması mı yoksa Erdoğan’a ‘Ulu Hakan’ demek istemesi mi (Fesli Kadir gibi) .

Sayın Bakan, ‘Ulu Hakan’ demek istedim’ derse eyvallah! Kendi yakıştırmasıdır. Ancak Abdülhamit benzetmesi kendince gerçek ve yerinde ise işte o zaman sıkıntılı!

Küçük bir not: Kaplan’ın Sırtında okumakta en çok zorlandığım Zülfü Livaneli kitabıdır. Tarih bilgim ve ön yargılarımı kenara bırakmakta oldukça zorlandığım bir eser. Ve fakat zor da olsa batının oryantalist yazarlarına Livaneli kalemini tercih ederim…Aynı zorluğu Siyasal Bilimler okurken de çektim ancak hocalarım ve referans kaynaklarım en iyisiydi… Esat Arslan ve Erol Mütercimler başta olmak üzere sağ olsunlar; ‘Halil İnalcık’tan şaşma’ dediler…

Ve bir düzetme: Abdülhamid

Kelimenin kökeni Arapçadır ve "Hamid’in kulu" (Abd-al Hamid) anlamına gelir. "Hamid" (Övülmüş olan), Allah’ın 99 isminden biridir. Tarihsel metinlerde, akademik çalışmalarda ve Sultan'ın kendi imzasında (tuğrasında) isim "d" ile biter.

Bir cumhuriyet çocuğu ‘t’ ile yazar zira; Modern Türkçe yazım kurallarında (Sertleşme kuralı: P-Ç-T-K), kelime sonundaki "d" harfi genellikle "t"ye dönüşür. TDK (Türk Dil Kurumu) kurallarına göre özel isimler telaffuzda sertleşse de yazımda bazen aslı korunabilir.