Kayyum Kemal, çıktığı bir canlı yayında: "HalkTv var biliyorsunuz, HalkTv sahibi falan. Sahibi niye Türkiye’ye gelmiyor? Sahibi yabancı ülkede olup da kendi ülkesinde yayın yapan bir televizyon sahibi dünyanın hangi ülkesinde var? Hangi ülkesinde var? Günün 24 saati yalan haber yapıyor, günün 24 saati. İzlemiyorum ben. Olmaz, olmaz. Doğru haber vereceksiniz. Yalan haber yapıyor." İfadelerini kullanmıştı...

Bu açıklamanın bir kaç gün sonrasında HalkTv’ye kayyum atanınca doğal olarak tüm tepkiler kayyum Kemal’e yöneldi, bir çok kişi “kına yakmasını” bile tavsiye etti...

Kayyum Kemal’e tepki verelim tamam ama kayyum Kemal bu noktada HalkTv’ye kayyum atama gücü ya da yetkisine sahip değildir, o olsa olsa azmettirici ya da işbirlikçi olabilir asıl bu işin faili ise hiç şüphe yok ki AKP iktidarıdır. Tüm tepkiyi kayyum Kemal’e yöneltip asıl faili tepkilerden azade kılmak ise doğru değildir.

Bakınız ana muhalefet partisine bile kayyum atayan bir iktidarın bir medya kuruluşuna kayyum atamasına çok da şaşırmamak gerektiğini düşünüyorum...

AKP iktidarının ortada muhalif bir medya kuruluşu bırakmamak için çok uzun süredir uğraştığını biliyoruz. Özellikle bu noktada iktidar uzun süredir buda yapılmaz denilen her şeyi yapmış, her türlü kırmızı çizgiyi aşmış bulunmaktadır. Sudan gerekçeler ile tutuklanan basın mensupları, kapatılan ya da el değiştirmek zorunda bırakılan medya kuruluşları herkes tarafından bilinmektedir.

İşte tam da bu noktada AKP’li arkadaşlara bir uyarıda bulanayım:

Bakın SSCB tarihin görüp gördüğü en güçlü diktatörlüğüydü!

Bu diktatörlükte sistemin gereği olarak özgür ya da muhalif basın diye bir şey bulunmamaktaydı. Halk tüm bilgiyi “Pravda Gazeteciliği” diye tabir edilen bir sistemden almaktaydı.

Dahası bu günkü sosyal medya ya da internet imkanları falan da olmadığı için halka ulaşan tüm bilgi ve haberler iktidarın mutlak kontrolündeydi...

Sonuç?

Ortada kamuoyunun duygu ve düşüncelerini yönetime aktarabilecek özgür bir basın olmayınca iktidar bir cam fanus içine hapsoldu, yaşanan sorunlar karşısında halkın biriken tepki ve öfkesini fark bile edemedi.

1990’da olanı biteni ise herkes biliyor beklenmedik bir anda sistem aniden çöktü, un ufak oluverdi.

Bu olay bize basın özgürlüklerini yok etmenin sistemin sürdürülebilirliğini sağlamadığını gösteren çok önemli bir karine sunmaktadır.

Oysa özgür dünyada basın bir taraftan yöneticilerin hedef ve isteklerini diğer taraftan da halkın talep ve tepkilerini dile getirir, sonuçta yöneten ile yönetilen arasında sağlıklı bir iletişim kanalı kurulur, sorunlar halının altına süpürülüp birikmez, erkenden fark edilip çözülür.

Diğer taraftan ise özgür basının varlığı halka kamu adına yetki kullanan yöneticilerin ya da kamuyu ilgilendiren kişilerin iş ve işlemlerinin denetlendiğine dair bir güven oluşturur, bu güvende sistemin sağlıklı işleyebilmesi açısından son derecede önemli bir unsurdur.

Şu çok açıktır ki özgür basını susturan bir iktidar aslında kendi gözünü kör, kendi kulağını sağır etmiş en önemli iletişim aracını ortadan kaldırmış demektir.

Şunu da eklemek isterim: Basının özgür olması elbette kimseye suç işleme ya da kamu düzenini bozma hakkını vermez.

İşte tam da bu noktada önemli olan neyin suç sayılacağını hukuki ve akli kriterler ile belirlemektir.

Elbette ki iktidarı eleştirmek ya da iktidara muhalif olmak çağdaş bir demokraside suç falan değildir. İktidarı eleştirmeyi ya da iktidara muhalif olmayı suç olarak niteleyerek basına yaptırım uygulamaya kalkmak ise asla kabul edilemez.

Burada diğer bir önemli husus ise kamu düzenini bozma kavramıdır. Özellikle de otoriter rejimler bu kavramı bol bol istismar eder, çoğu baskı ve dayatmayı kamu düzenini koruma bahanesine sığınarak gerekçelendirirler.

Bu noktada şunu sormamız gerekir: Yanlış, eksik ya da hatalı olan, topluma değil küçük bir azınlığa fayda sağlayan bir kamu düzenini bozmak suç olur mu? Tam tersine adaletsiz, çoğunluğa değil mutlu azınlığa hitap eden bir kamu düzenini bozmak gerekmez mi?