Türkiye Cumhuriyeti 103 yaşında. Bir asrı geride bırakan Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değil, bir milletin kendi kaderini tayin etme iradesidir. Ancak Cumhuriyetin yıl dönümlerinde yalnızca geçmişin başarılarını hatırlamak yetmez. Bugünün Türkiye'sine bakmak ve geleceğe ilişkin soruları cesaretle sormak gerekir.

Türkiye bir taraftan Karadeniz'de diplomatik ağırlığını artırmaya, Türk dünyasıyla ilişkilerini geliştirmeye ve bölgesel güç olma iddiasını sürdürmeye çalışırken diğer taraftan ekonomik sıkışmışlık, siyasi gerilimler ve toplumsal güven sorunlarıyla karşı karşıya. Peki Türkiye dış politikada güçlü bir aktör olma iddiasını sürdürürken içeride aynı ölçüde güçlü bir toplumsal güven inşa edebiliyor mu?

Bu sorunun cevabını yalnızca ekonomi ve siyaset üzerinden aramak yeterli değil. Çünkü toplumlar, yaşadıkları koşullar kadar bu koşullar karşısında geliştirdikleri psikolojik tepkilerle de şekillenir.

Sürekli ekonomik kaygı yaşayan, emeğinin karşılığını alamadığını düşünen ve geleceğini öngöremeyen bireyde zamanla kontrol kaybı duygusu gelişir. Değiştiremediğini düşündüğü koşullar karşısında önce öfke, ardından çaresizlik ortaya çıkabilir. Psikolojide öğrenilmiş çaresizlik olarak tanımlanan bu durum, toplumsal düzeyde siyasetten uzaklaşma ve kamusal meselelere karşı ilgisizlik biçiminde kendisini gösterebilir. Sessizlik her zaman memnuniyet değildir; bazen insan, sesinin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine inandığı için susar.

Freud'un kitle psikolojisi yaklaşımı da burada önemli bir kapı aralar. Birey, topluluk içerisinde güçlü bir otoriteyle özdeşleşerek güven ve aidiyet ihtiyacını karşılayabilir. Ancak bu özdeşleşme eleştirel düşüncenin yerini koşulsuz bağlılığa bıraktığında tehlikeli bir hâl alır. Yurttaş ile yönetici arasındaki ilişkinin sorgulanamaz bir otorite ilişkisine dönüşmesi, Cumhuriyetin temelindeki millet egemenliği anlayışıyla bağdaşmaz.

Bir diğer mesele ise toplumsal öfkenin yönüdür. Ekonomik sıkıntı ve adaletsizlik karşısında biriken öfke, her zaman gerçek nedenlerine yönelmez. Bazen bireyler yapısal sorunları sorgulamak yerine birbirlerini suçlamaya başlar. Psikanalitik açıdan öfkenin yer değiştirmesi olarak değerlendirilebilecek bu süreç, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirirken ortak sorunların görünmez hâle gelmesine neden olur. Aynı sorunlardan etkilenen insanların birbirini düşman olarak görmesi, çözümün önündeki en büyük engellerden biridir.

Peki bütün bunlar karşısında bireye düşen sorumluluk nedir?

Öncelikle çaresizliği bir kader olarak kabul etmemek gerekir. Yurttaşlık yalnızca seçim dönemlerinde sandığa gitmek değildir. Sorgulamak, araştırmak, bilgi kirliliğine karşı eleştirel düşünmek, hukuksuzluk karşısında demokratik yollarla itiraz etmek ve dayanışmayı güçlendirmek de yurttaşlık bilincinin parçalarıdır. Birey kendi öfkesinin nedenlerini anlamalı, bu öfkeyi başka toplumsal kesimlere yöneltmek yerine değişim iradesine dönüştürmelidir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhuriyet anlayışının merkezinde de tam olarak bu irade bulunuyordu: Kendi kaderini tayin eden, aklını kullanan ve egemenliğini hiçbir zümreye devretmeyen bir millet. Cumhuriyet yalnızca seçim yapılan bir sistem değil; hukukun üstünlüğü, liyakat, bilimsel düşünce ve eşit yurttaşlık temelinde yükselen bir devlet anlayışıdır.

Türkiye'nin uluslararası alanda güçlü bir aktör olması elbette önemlidir. Ancak dış politikadaki ağırlık, içeride güçlü kurumlar ve toplumsal güvenle desteklenmediği sürece eksik kalacaktır. Bir ülkenin gerçek gücü, yalnızca sınırlarının ötesinde ne kadar etkili olduğuyla değil, yurttaşlarına ne kadar güven verdiğiyle de ölçülür.

Cumhuriyetin 103. yılında ihtiyacımız olan şey, geçmişin sembolleri üzerinden birbirimizi karşı karşıya getirmek değil, ortak geleceğimizi yeniden inşa etmektir.

Çünkü bir toplumun en büyük tehlikesi yalnızca yaşadığı sorunlar değil, bu sorunları değiştirebileceğine dair inancını kaybetmesidir. Devletin gücü korkudan değil güvenden, toplumun gücü ise edilgenlikten değil bilinçli yurttaşlıktan doğar.