Ponzi dün de vardı, bugün de olacak, yarın da olacak. Çünkü bu mesele sadece birkaç dolandırıcının ortaya çıkması, binlerce insanın parasını alıp ortadan kaybolması meselesi değil. Bu, Türkiye toplumunun ekonomik ve sosyal dokusuna işlemiş bir gerçek.

Yıllardır aynı filmi izliyoruz. Oyuncular değişiyor, sahne değişiyor, kullanılan yöntemler değişiyor ama hikâye hiç değişmiyor.

Bir dönem Banker Kastelli vardı. Yüksek faiz vaadiyle milyonlarca insanın birikimini kendine çekti. Ardından Titan çıktı. İnsanlar birbirlerini sisteme dahil ederek zengin olacaklarına inandırıldı. Sonra Çiftlik Bank geldi. Tosuncuk, sanal çiftlikler üzerinden insanlara hayal sattı. Jet Fadıl, yıllar boyunca farklı projeler ve vaatlerle gündemden düşmedi.

Şimdi de karşımızda fon skandalları var.

İsimler farklı, yöntemler farklı ama insanların sisteme girerken kurduğu cümle aynı: "Ben de kazanacağım."

Mesele sadece saf olmak değil!

Bu olayları her yaşandığında aynı şekilde yorumluyoruz. İnsanlar kandırıldı, vatandaşın iyi niyeti istismar edildi, küçük yatırımcı mağdur oldu...

Elbette bunların hepsi doğru. Ancak eksik.

Çünkü bu insanların önemli bir bölümü sisteme yalnızca parasını korumak için girmiyor. Birikimini birkaç ayda ikiye, üçe, beşe katlama hayaliyle giriyor. Başkasının kazandığını duyuyor, kendisinin de o kazançtan pay alabileceğini düşünüyor.

Hatta bazen sistemin nasıl çalıştığını sorgulamak bile istemiyor. Çünkü sorguladığı anda hayalinin bozulacağından korkuyor.

Bankanın verdiği faizin birkaç katı getiri vaat ediliyor. Herkes kazanıyor gibi gösteriliyor. Sosyal medyada lüks otomobiller, pahalı tatiller, gösterişli hayatlar sergileniyor. Bir arkadaş, bir akraba, bir iş ortağı para kazandığını söylüyor. İnsanlar birbirini sisteme dahil ediyor.

İşte Ponzi düzeninin en tehlikeli tarafı da burada başlıyor. İlk girenlerin kazandığına tanık olanlar, kendilerinin de kazanacağını düşünüyor. Oysa sistemin ayakta kalması için sürekli yeni para girişi gerekiyor.

Bir süre sonra para kazanma isteği, riskleri görme yeteneğinin önüne geçiyor.

Bu nedenle Ponzi sistemlerini yalnızca finansal okuryazarlık eksikliğiyle açıklamak da mümkün değil. Burada açgözlülük, başkasının kazancına duyulan imrenme, kolay yoldan sınıf atlama arzusu ve ekonomik güvensizlik iç içe geçiyor.

Asıl tehlike, aynı hikâyenin yeniden başlaması

Bugün yaşanan fon skandallarına baktığımızda geçmişten yeterince ders alınmadığını görüyoruz. Üstelik bu kez işin içinde finansal kavramlar, profesyonel görünümlü portföy yönetim şirketleri, yatırım fonları ve karmaşık getiri hikâyeleri var.

Yatırımcı, karşısındaki yapının kurumsal görünümüne güvenebiliyor. Bir fonun adının olması, profesyonel bir sunum hazırlanması, yüksek getirilerin tablolarla anlatılması güven duygusu yaratıyor.

Oysa finans dünyasında değişmeyen bir kural var: Getiri yükseldikçe risk de yükselir. Piyasa koşullarından bağımsız, sürekli ve olağanüstü kazanç vaat eden her yapıya kuşkuyla yaklaşmak gerekir.

Ancak burada yalnızca yatırımcıyı suçlamak da kolaycılık olur. Finansal sistemin güvenilirliğini sağlamak, denetlemek ve yatırımcıyı korumak devletin ve düzenleyici kurumların sorumluluğudur. Şeffaflık, zamanında müdahale ve etkin denetim olmadan bu döngüyü kırmak mümkün değil.

Daha da önemlisi, bir skandal patladıktan sonra harekete geçmek yeterli değil. Asıl mesele, binlerce insanın parasını kaybetmesini beklemeden müdahale edebilmek.

Banker Kastelli'den bugüne neredeyse yarım asırlık bir hikâye var. Her defasında aynı heyecan, aynı vaat, aynı kalabalık ve sonunda aynı hayal kırıklığı...

Belki de kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Bu insanlar her defasında nasıl kandırılıyor?

Bence asıl soru bu değil.

İnsanlar neden her defasında, başkalarının parasını kaybetmesi pahasına kendilerinin zengin olabileceğine inanıyor?

Ponzi dün de vardı, bugün de olacak. Yarın da birileri çıkıp yeni bir isimle, yeni bir hikâyeyle aynı hayali satacak.

Çünkü mesele yalnızca dolandırıcıların bitmemesi değil. Kolay yoldan zengin olma hayalinin de hiç bitmemesi.