Cengiz Aytmatov’un çok anlamlı bir sözü vardır: “Devletin yakıtı insandır.”

Bu söz üzerine düşündüğümde aklıma şu soru geliyor:

Yakıtı insan olan bir devlet, yakıtını fazla tüketirse ne olur?

Bir devletin en büyük gücü toprağı, sınırları, binaları ya da sahip olduğu maddi kaynakları değildir. En büyük gücü insanıdır.

Çalışan, üreten, düşünen, sorgulayan, sanat yapan, bilim üreten, vergisini veren, ailesini ayakta tutan, ülkesinin geleceği için emek veren insan…

İnsan varsa devlet güçlüdür.

Ama insan yalnızca bir “kaynak” değildir. İnsan, devletin varlık sebebidir.

Çünkü devlet insan için vardır.

Yüzyıllar önce söylenmiş ve bugün hâlâ anlamını koruyan o söz, aslında devlet anlayışının özüdür:

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”

Peki bugün insanımız ne durumda?

Yorgun…

Ekonomik olarak yorgun, sosyal olarak yorgun, psikolojik olarak yorgun… En önemlisi de umut etmekten yorulmuş durumda.

Siyasi partilere olan güven de giderek azalıyor.

Fakat burada yalnızca devleti suçlamak kolaycılık olur. Çünkü devlet de bizlerden oluşuyor. Devleti yönetenler de siyaseti yapanlar da toplumsal yapının içinden çıkıyor.

Üstelik devletin yakıtı insan olduğu kadar, muhalefetin de yakıtı insandır.

İnsanların umudunu diri tutması, onlara bir yol göstermesi gereken siyasi yapılar; eğer ılımlı siyaset adına sürekli bekleyen, erteleyen, insanın umudunu tüketen bir anlayışa dönüşürse, burada başka bir sorun başlar.

Çünkü insanın umudunu tüketerek kendisine siyasi zemin hazırlayan hiçbir anlayış, uzun vadede kendi ömrünü uzatamaz.

Baştan itibaren kurgulanan; iktidarı diri tutmaya yarayan, irili ufaklı parçalara bölünmüş bir siyaset anlayışı, yalnızca toplumu değil, kendisini de tüketir.

Çünkü siyaset, insanları oyalama sanatı değil; insanlara yol gösterme ve o yolda birlikte yürüme iradesidir.

Yol göstermek yetmez.

O yola önce kendin inanacaksın.

Sonra insanları o yolda yürümeye ikna edeceksin.

Bunun için de inanmışlık gerekir.

Çelik gibi bir irade, korkusuz adımlar ve bedel ödemeyi göze alan bir cesaret gerekir.

Bugün insanımızın yalnızca siyasi partilere değil, kendisini temsil etmesi gereken yapılara da güveni sarsılmış durumda.

Öyle bir noktaya geldik ki insan, hakkını aramak için peşinden koştuğu temsilcisine bile güvenmekte zorlanıyor.

Oysa temsil makamları, insanların hakkını savunmak için vardır.

Koltuklar; kişisel çıkarların, makam hesaplarının ve hak yiyen düzenlerin aracı olsun diye verilmez.

Temsilci, temsil ettiği insanın hakkını aramak zorundadır.

Yıllarca hak aramak yerine işgal ettikleri koltukları kendi çıkarları için kullananlar, yalnızca o koltuğa değil, temsil ettikleri insanların güvenine de zarar verirler.

Aynı şey sivil toplum kuruluşları için de geçerlidir.

STK’lar toplumun sesi, vicdanı ve denetim mekanizması olmak zorundadır. İnsan, hakkını ararken başvuracağı kurumlara dahi güvenemiyorsa, ortada artık yalnızca siyasi değil, toplumsal bir güven krizi vardır.

Ve bütün bunların sonunda insan, bir kısır döngünün içinde savruluyor.

Devlet insanı tüketiyor.

Siyaset insanı tüketiyor.

Muhalefet umudu tüketiyor.

Temsilciler güveni tüketiyor.

Sivil toplum sorgulanır hâle geliyor.

Ve sonunda herkesin üzerinde hesap yaptığı o “insan”, yavaş yavaş tükeniyor.

Oysa insanın elinde hâlâ çok güçlü bir şey var:

Aklı.

Belki de artık en çok ihtiyacımız olan şey, başkalarının bizim adımıza düşünmesini beklemek yerine kendi aklımızı kullanmak.

Kim ne söylüyor?

Nereye götürüyor?

Kimin yanında duruyor?

Hangi mücadeleyi gerçekten veriyor?

Hangi sözü söyledi, hangisinin arkasında durdu?

Bunları sorgulamak…

Çünkü aklını başkasına teslim eden insan, sonunda kendi kaderini de başkasına teslim eder.

Ben hâlâ bu ülkenin insanına inanıyorum.

Ama artık insanın yalnızca birilerinin peşinden gitmesini değil, aklıyla karar vermesini istiyorum.

Çünkü gerçek değişim, insanın kendisine biçilen rolü sorgulamasıyla başlar.

İnsan tüketilecek yakıt değildir.

İnsan; devletin, siyasetin ve toplumun varlık sebebidir.

Yakıtı insan olan bir devlet insanını tüketirse kendi geleceğini tüketir.

İnsanını umutsuz bırakan siyaset kendi tabanını tüketir.

İnsanın güvenini kaybeden temsilci, temsil ettiği makamın anlamını tüketir.

Ve toplumu sürekli bölen, umudu erteleyen, insanları birbirine düşürerek varlığını sürdüren siyaset de sonunda kendi ömrünü tüketir.

Artık insanımızın tüketilmeye değil, yaşatılmaya ihtiyacı var.

Çünkü bu ülkenin en büyük kaynağı insanıdır.

Ve o kaynak tükenirse…

Geride ne devlet kalır, ne siyaset, ne de gelecek...