Adı üzerinde sivil olmak zorundadırlar. Devletten bağımsız, kâr amacı gütmeyen, toplumun ortak vicdanını temsil eden yapılardır. Varlık sebepleri; toplumsal sorunlara çözüm üretmek, hak arayışına destek olmak, demokratik katılımı güçlendirmek ve kamu yararını her türlü siyasi beklentinin üzerinde tutmaktır.

Bu STK'ların görevleri: Kadın haklarından çevreye, eğitimden kültür ve sanata, emek mücadelesinden engelli bireylerin haklarına kadar toplumun her kesiminin sesi olabilmektir. En önemlisi de hukuk devleti imgelemesine uygun bir zemin ayarlamaktır. Gerektiğinde kamuoyunu bilgilendirmek, gerektiğinde yanlış uygulamalara hukuk içinde itiraz etmek, gerektiğinde de çözüm üretebilmektir.

Araştırdığınızda, sivil toplum kuruluşlarının temel görevleri açıkça ifade edilir: Hak savunuculuğu yapmak, toplumsal dayanışmayı güçlendirmek, vatandaşların demokratik süreçlere katılımını artırmak, devletin yetersiz kaldığı alanlarda toplum yararına çalışmalar yürütmek ve bireylerde gönüllülük bilincini geliştirmek...

Kâğıt üzerindeki tanım budur.

Peki bu uygulamalar ülkemizde faaliyet gösteren birçok sivil toplum kuruluşuna, meslek odasına ve sendikaya baktığımızda aynı kararlılığı görebiliyor muyuz?

Toplumun ortak sesi olması gereken kurumların önemli bir kısmı, ne yazık ki siyasi kamplaşmaların gölgesinde kalıyor. Seçilerek göreve gelen yöneticilerin önemli bir bölümü, toplumun tamamını temsil etmek yerine siyasi aidiyetlerin etkisinde hareket ediyor görüntüsü veriyor. Böyle olunca da toplum adına konuşması gereken kurumlar, toplumun değil, belirli anlayışların sesi olarak algılanıyor. Hatta baskıcı yönetim organlarını destekleyen, legalize eden tutumları kitlelerinin hassasiyetini gözetmeden pervasızca gösterebiliyorlar. Türkiye koşullarında gerçek de budur.

Oysa bir STK'nın gerçek gücü, herhangi bir siyasi yapıya yakınlığından değil; bağımsızlığından, tarafsızlığından ve haksızlık karşısında korkmadan söz söyleyebilmesinden gelmelidir.

Demokrasi sadece sandıktan ibaret değildir. Demokrasi; hukukun üstünlüğünü savunabilen, hak ihlallerine karşı ses yükseltebilen, yanlışlar kimden gelirse gelsin aynı cesaretle eleştirebilen kurumlarla güçlenir. Rönasans sonrası Batı uygarlığı ki kendi içinde kültürel tutarlılığı olan bir güçtür! İşte o yapı NGO/STK denen kurumsal, işlevsel ve de etkin yapıları toplumsal erkin bir parçası olarak kurmuş, kendi devlet yönetim anlayışlarında önemli bir yeri bu kuruluşlara sunmuştur. Danışılan ve ürkülen bu kurumsal kimlikler, Batı hukuk devletlerinin de vazgeçilmez birer aygıtı olmuşlardır. Bizimle mukayese ettiğimizde ise: Bizim STK yapılarının güç odaklarıyla valsi onların kuruluş gayeleriyle örtüşmemiştir. Sayısal ve etkenliği Batı ile karşılaştırırsak: Çok kötü bir durumda olduğumuzu, bunun için de hukuk devleti sürecine bu kuruluşların zerrece katkı vermediğini görürüz. İşte bu Türkler adına iki taraflı zafiyettir. İlki, duruş yerimizin neresi olduğundan şüphemiz, ilkelerimizden ise her an çıkarlarımız adına ödün vermeye yatkınlığımız vardır. Batı'nın kendi kültürel ahlakı içinde tutarlılığını Nurettin Topçu'nun söylediği gibi, bildiğimiz işlerin bu raddeye gelişinin nedenlerini kavrayabilir: O sebeple o uygarlık gelişmiştir, diyebiliriz. Zira Batı STK'ları mutlak ferdin gelişimi ve hiç değilse bireysel korkuları açısından dayanışma gücü yaratarak kolektifliği etkin kılmış, hazır nizam önünde kaale alınmışlardır. Türkiye bunlardan minezzeh görünürken: Fahiş ücret alan sendika ve meslek odalarının başkan ve yönetimleri birkaç neslin hayatı kadar sürede iş başında kalırken, insanlar adına çok az bile olsa kazanım elde edememektedirler. Yetmez, malum egemenlerin birer aparatı misali çalışan meslek örgütleriyle sendikalar malumunuzdur! STK gelişimini güçlendirmek hak, hukukumuzun da bir zemine oturması açısından değerlidir, bu susturucu görevi gören kuruluşları ise enterne etmek halkımızın görevidir.

Elbette bütün sivil toplum kuruluşlarını aynı kefeye koymak doğru değildir. Büyük fedakârlıklarla çalışan, gönüllülük esasıyla topluma hizmet eden, hak mücadelesi veren çok değerli kuruluşlarımız bir yerlerde sinik halde vardır, kim bilir (!) Ancak demokrasinin güçlenmesi için bu anlayışın istisna değil, ortak ilke hâline gelmesi gerekir.

Çünkü sivil toplum; iktidarın, muhalefetin değil, milletin vicdanıdır.

Ve şimdi hepimizin kendine sorması gereken soru şudur:

Eğer toplum adına kurulmuş kurumlar, toplum konuşurken susuyor; haksızlık karşısında taraf olamıyor; adalet söz konusu olduğunda cesaret gösteremiyorsa...

Onlara hâlâ "sivil toplum kuruluşu" demek ne kadar doğrudur?

Çünkü bir ülkede demokrasinin gerçek gücü, yalnızca iktidarın nasıl davrandığıyla değil; sivil toplumun ne kadar bağımsız, ne kadar cesur ve ne kadar vicdan sahibi olduğuyla ölçülür.

Toplumun sesi olması gerekenler sessiz kalıyorsa, o sessizliğin bedelini er ya da geç bütün toplum öder...