Depreme dayanıklı binalar yaparken, şehir dayanıklı kalabilecek mi?

Kentsel dönüşüm denildiğinde hepimizin aklına önce aynı kelimeler geliyor: deprem, güvenlik, dayanıklılık, can kaybı, riskli yapı…

Bunların hiçbirine itiraz edilemez.

İstanbul’un deprem gerçeği ortadayken çürük, yaşlanmış ve riskli yapıların yenilenmesi bir tercih değil, zorunluluktur. İnsanların evlerinde korkuyla değil güvenle uyuması gerekir.

Fakat tam da burada sormamız gereken başka bir soru var:

Biz şehirleri depreme dayanıklı hale getirirken, yaşanabilir olmaktan da çıkarıyor muyuz?

Çünkü İstanbul’un bazı mahallelerinde garip bir manzarayla karşılaşıyoruz.

Eski bina yıkılıyor.

Yerine pırıl pırıl bir bina geliyor.

Yeni cephe…

Yeni balkon…

Yeni asansör…

Yeni otopark…

Yeni kaldırım…

Her şey tertemiz.

Her şey düzgün.

Her şey “cillop gibi.”

Ama insanın içine tuhaf bir boşluk çöküyor.

Sanki ortada bir bina var ama şehir yok.

Sanki ev yapılmış ama mahalle yapılmamış.

Sanki beton yükselmiş ama hayat biraz daha aşağıya itilmiş.

Çünkü şehir dediğimiz şey yalnızca kolonlardan, kirişlerden, metrekarelerden ve bağımsız bölümlerden ibaret değildir.

Şehir biraz da hafızadır.

Ve İstanbul, hafızasını beton mikserine teslim etmeye başladığında kaybettiği şey yalnızca eski binaları olmayacaktır.

***

Yeni bina, eski şehir...

İstanbul’un eski mahallelerinde kusurlar vardı.

Binalar birbirinin aynısı değildi.

Kimi cephe biraz soluktu.

Kiminin sıvası dökülmüştü.

Kimi balkonundan saksılar taşıyordu.

Bir evin penceresinde çamaşır asılıydı.

Diğerinde sardunya.

Bir başka binanın girişinde yıllardır aynı ayakkabılık duruyordu.

Sokakta hafif bir toz kokusu vardı.

Yağmur yağınca toprağın, betonun ve eski duvarların birbirine karıştığı o kendine özgü koku…

Bütün bunlar bir mimarlık kataloğuna girecek kadar “kusursuz” değildi.

Ama hayattı.

İstanbul’un güzelliği zaten hiçbir zaman kusursuzluğundan gelmedi.

Tam tersine.

Biraz eğriydi.

Biraz yorgundu.

Biraz dağınıktı.

Ama karakterliydi.

Şimdi ise aynı sokakta yan yana yükselen yeni yapılara bakıyoruz.

Beyaz.

Gri.

Bej.

Cam.

Alüminyum.

Aynı pencereler.

Aynı balkonlar.

Aynı korkuluklar.

Aynı peyzaj.

Aynı giriş kapıları.

Aynı güvenlik kulübeleri.

Aynı otopark rampaları…

Bir mahalleden diğerine geçiyoruz ama sanki aynı binanın farklı kopyaları arasında dolaşıyoruz.

İşte asıl tehlike burada başlıyor.

Kentsel dönüşüm yalnızca eski binayı yıkıp yenisini yapmak değildir.

Kenti yeniden kurmaktır.

Ve bir kenti yeniden kurarken yalnızca “kaç daire çıkacağına” bakarsanız, bir süre sonra elinizde evlerden oluşan ama mahallelerden oluşmayan bir şehir kalır.

***

Bir şehrin ruhu kaç metrekare?

Bugün dönüşüm konuşulurken çoğu zaman metrekare üzerinden konuşuyoruz.

Kaç metrekare?

Kaç daire?

Kaç kat?

Kaç bağımsız bölüm?

Kaç otopark?

Kaç milyon?

Oysa şehir plancısının, mimarın ve müteahhidin önüne başka sorular da koymak gerekiyor:

Kaç saat güneş görecek bu sokak?

Çocuklar nerede oynayacak?

Yaşlılar nerede oturacak?

Komşular birbirini nerede görecek?

Pencereden baktığımızda gökyüzünü görebilecek miyiz?

Sokağın karşısındaki insanın yüzünü seçebilecek miyiz?

Bir mahalle, insanın kendisini “evinde” hissetmesini sağlayacak mı?

Çünkü bazen bir binayı yenilerken, o binanın içinde yaşayan insanın şehirle kurduğu ilişkiyi de yenilemeye çalışıyoruz.