Her dilin farklı estetiği vardır. Ünlü uyumları, Türkçenin estetiğini sağlayan özelliklerdendir. Bizim için öyledir ama ünlü uyumu bulunmayan dillerin konuşurları için bir monotonluk olarak algılanabilir.

İlgisizlik sözü bizim kulağımıza hoş gelir. Dilciler ve edebiyatçılar bu hoşluğu ünlü uyumuna bağlarlar. Ancak bir Fransız’a bu kelime son derece monoton gelebilir. Buna karşılık kendi dilindeki artikülasyon (telaffuz) sözü onun için ahenkli olabilir. Monoton olmayan, inişli çıkışlı bir söyleyiş.

Arapçanın ayın ve dat sesleri biz Türkler için hayli iticidir. Arapların kulağına öyle geldiğini hiç sanmıyorum. Çincedeki aşırı tonlama sistemi Çinliler için bir müzikalite olarak algılanır. Biz, Batı Anadolu ağızlarında da bir tür müzikalite hissederiz. Her dilin olduğu gibi her lehçe ve ağızın da farklı estetiği vardır.

Nihat Sami Banarlı, Türkçedeki uzun heceleri, dilimize ahenk sağlayan bir özellik olarak değerlendirmiştir. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Mehmet Akif gibi aruz ölçüsünü Türkçeye çok iyi uygulayan şairlerimiz bu ahenkten bol bol faydalanmışlardır. Zaten iyi şairler dilin ahengini en iyi yakalayabilen şairlerdir. Edebiyat bilimcisi Şerif Aktaş, seslerin oluşturduğu ahenk için “ses akışı” terimini kullanmıştır.

Buraya kadar sadece ses yapısının sağladığı estetikten söz ettim. Dillerde anlamla ilgili ahenk özellikleri de vardır. Cinaslı kafiyelerde ses ile anlamın ahengi bir arada bulunur: Güle naz / Bülbül eyler güle naz / İndim yârin bahçesine / Ağlayan çok gülen az.

Salkım sözü sarkım’dan gelir. Servi > selvi, güreş > güleş gibi örneklerde görüldüğü gibi burada da r sesi l sesine dönüşmüştür. Salkımın aslını düşününce kelime bana daha ahenkli gelmektedir. Salkım söğüdün, dalları salkım salkım aşağı doğru sarkmaktadır.

Asmaların salkımı da öyle değil mi? Salkım salkım toprağa doğru uzanırlar. Aslında bu meyve baştan başa ahenktir.

Önce askılar yapar, dallarını askılara asarsınız, o zaman asma olur. Sonra asmadan aşağı doğru salkım salkım üzüm topakları sıralanır, onlar salkım yani sarkım’dır. Salkımlarda bir araya gelen taneler ise üzüm’dür.

Son kelimedeki ahengi anlamak için de kökenine bakmak gerekir. Üzüm, üz- fiilinden +üm ekiyle yapılmış bir isimdir. Üz- fiili Eski Türkçede, Çağatay Türkçesinde ve bugünkü birçok Lehçede “koparmak” demektir. Üzüm yani “koparım”. Sırayla bir daha bakalım: Asma à salkım (<sarkım) à üzüm.

Burada dilin estetiği yanında bir de davranışın estetiği ortaya çıkıyor. Demek ki Türkler üzüm tanelerini avuçlayarak değil birer birer kopararak yiyorlarmış. Tabii şehirlileşmiş Türklerden söz ediyorum. Şehirli insanların hareketleri genellikle daha zarif olur. Medeniyet sözü de zaten “şehir” anlamındaki medîne sözünden gelir. Yani medeniyet, “şehirlilik” demektir.

Yukarıdaki sözlerimde köylüyü aşağı görmek yoktur. Köy hayatının da kendi içinde bir ahengi vardır. Ancak tarih boyunca köyden şehre doğru bir gidiş ve şehirlere yerleşildikçe değişen davranış kalıpları vardır. Osmanlı atalarımız da bir şehir medeniyeti kurmuşlardır. Yahya Kemal’in şiiri, İstanbul ile temsil edilen bu medeniyetin peşindedir.