Şevket Süreyya Bey; bir kuşağın, çöküşe sürüklenen imparatorluğun ve nihayetinde bağımsız bir Cumhuriyet’in anatomisini tek bir hayata sığdırmış adeta. İlk kez 1959’da yayımlanan Suyu Arayan Adam, Şevket Süreyya Aydemir’in çocukluğundan başlayarak öğretmenlik dönemini, I. Dünya Savaşı yıllarını, Moskova deneyimini, Türkiye’ye dönüşünü ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında geçirdiği fikrî dönüşümü kendi anlatımıyla aktardığı bir hatırat. Yalnızca bir insanın hayatını değil, o hayatın içinden geçen bir neslin arayışlarını, dönemin siyasi ve toplumsal şartlarını da anlatıyor. Kitabı raftan indirip altını çizdiğim sayfaları tekrar karıştırırken ister istemez sorguluyorum; bugün kendi milli kimliğimizde ne kadar haberdarız, kendi milli köklerimize yabancılaşmak bize ne kaybettirir?

Yazarın henüz Edirne’deki öğretmen okulunda genç bir idealistken benimsediği o büyük ülkü, malumunuz Turancılık düşüncesidir. Turancılık, öyle şimdiki gibi dijital mecralarda kurulan fantezilere benzemez; o dönem boğulan bir milletin, son bir gayretle nefesini Asya bozkırlarına uzatma çabasıdır. Şevket Süreyya’nın Turancılık yılları; sadece bir siyasi tercihten ibaret değil, katıksız bir adanmışlık örneğidir.

Fakat I. Dünya Savaşı, Kafkas Cephesi’nde yaşanan yenilgiler ve Devlet-i Aliyye’nin çöküşünün ardından yazarımız, ideolojik arayışının istikametinde soluğu Moskova’da, Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nin koridorlarında alıyor. Dünyayı değiştirebileceğine inanan bir aydın; Bolşevik rejimiyle ve komünist düşünceyle Moskova’da daha yakından tanışıyor.

Ancak Şevket Süreyya’nın fikir yolculuğu burada tek hamlede yön değiştirmiyor. Moskova’dan Türkiye’ye döndükten sonra da bir süre komünist faaliyetlerin içinde yer alıyor; Aydınlık çevresinde yazıyor ve Türkiye Komünist Fırkası çalışmalarına katılıyor. 1925’te tutuklanıp İstiklal Mahkemesi’nde yargılanması da bu dönemin önemli kırılma noktalarından biri oluyor. Asıl büyük fikir değişimi ise bundan sonraki yıllarda, Türkiye’de yaşadığı tecrübeler ve Anadolu’yu daha yakından tanımasıyla şekilleniyor.

Moskova hatıraları; dışarıdan gelen fikirlerle Anadolu’nun gerçekleri arasındaki mesafeyi düşündürmesi bakımından önemli bir bölüm. Şevket Süreyya’nın fikir dünyası da burada son bulmuyor; bilakis uzun bir arayışın yeni bir safhasına giriyor.

Memlekete dönüşle başlayan Anadolu tecrübesi ve yıllar sonra gelen Kadro dönemi… Şevket Süreyya burada “suyu” artık hayali coğrafyalarda ya da ideolojilerde değil; Anadolu’nun bağrında, o yanık yüzlü Türk köylüsünün gözlerinde aramaya başlıyor. Devletçilik ve milli kalkınma derken; kurucu iradenin gerçekçiliğiyle aydının romantizmi karşı karşıya geliyor.

Bu arayışın düşünsel olarak olgunlaştığı dönemin önemli duraklarından biri de 1932’de yayımlanmaya başlayan Kadro dergisi. Şevket Süreyya, Kadro hareketinin önde gelen isimlerinden biri olarak devletçilik, planlı kalkınma ve sınıfsız-ayrıcalıksız toplum gibi meseleler üzerine düşünceler geliştiriyor fakat ne sağa yaranabiliyor ne sola. Sol çevrelere göre “fazla milliyetçi”, sağ çevrelere göre ise “eski komünist”. Oysa Şevket Süreyya’nın temel gayesi; bu toprağın insanını cehaletten ve fakirlikten çekip çıkarmak, yani “suyu” bulmak.

Peki, bahsi geçen cehalet nasıl bir cehaletti? Bunun cevabını, Kafkas Cephesi’nde askerleriyle yaptığı bir soru-cevapta buluyoruz. Askerlerine dinlerini, milletlerini ve vatanlarını soruyor, verilen cevaplar ise içler acısı. “Peygamberimiz kimdir?” diye soruyor; cevaplar birbirine karışıyor. İçlerinden biri “Peygamberimiz Enver Paşa’dır!” diyor. “Biz hangi milletteniz?” sorusuna da türlü cevaplar geliyor. Aydemir, “Biz Türk değil miyiz?” diye sorduğunda ise karşısına çıkan cevap “Estağfurullah!” oluyor. Türk kelimesinin zihindeki karşılığı Kızılbaşlıkla karıştırılıyor; Kızılbaşlığın ne olduğu ise ayrıca bilinmiyor. İş vatan bahsine geldiğinde ise mesele daha da derinleşiyor; vatanın neresi olduğunu bilen yok…

Günümüzün sığ tartışmalarına, her şeyi birkaç dakikada tüketen yüzeysel edebiyat eleştirilerine bakınca Suyu Arayan Adam devasa bir çınar gibi dikiliyor karşımızda. Kitap bittiğinde zihninizde kalan duygu tam olarak şu; suyu arayacak cesaret ve adanmışlık bugün bizde var mı?

ALINTILAR:

-Bütün şu Arabistan’a nasıl “bizim!” diyebilirdik ki, oralarda, yüzyıllardan beri israf edilen kanımızdan başka bizim olan hiçbir şey yoktu.

-Yoksa Turan, maddî bir inşa davası değil de, yalnız manevî bir ülkü müydü? Hiç bir zaman ulaşılamayacak hayalî bir ülkünün adı mıydı? Örneğin bir Kızılelma!

-İhtilalci asiydi. Mağrurdu. Nizam dinlemezdi. İhtilalci ölür, fakat sararmazdı.

-Anadolu ise birden sevildi. Eski devrin kasvetli Anadolu'su, 'Kaba ve görgüsüz Türk'ü', artık tarihe karışmıştı. Şimdi milletin adı Türk, konuştuğu dil güzel Türkçe idi. Türklük, şerefli bir ululuktu. Vatana ise artık, Osmanlı toprağı değil, Türk yurdu deniliyordu.

-Fakat biz sadece Osmanlı değiliz ki? Biz, Osmanlı olmadan önce de Türk’tük, bugün de Türk’üz…