Haftanın Konseri: Evgeny Grinko

İstanbul’da sonbaharın geldiğini hava sıcaklığından değil, Evgeny Grinko’nun konser takviminden anlıyoruz. Yılda birkaç kez uğradığı bu şehirde artık “yabancı konuk” değil; muayyen aralıklarla kapımızı çalan tanıdık bir misafir kendisi. Hâliyle ismini programda görünce “Evet, sonbahar geldi” diye düşünüyoruz.

Grinko konserlerinin en hürmete şayan tarafı, müziğin önüne geçecek hiçbir lüzumsuz gösterişe yer vermemesi. Şov kaygısı, yahut ucuz seyirci oyunları yok. Piyanistimiz zarifçe enstrümanının başına geçiyor; arkasındaki çello ve keman yerini alıyor ve salondaki yüzlerce insana adeta zımni bir davet uzatarak seyirciyi sessizliğe davet ediyor.

Grinko’nun asıl marifeti ise birkaç enstrümanla koca bir hikâye kurabilmesinde. Piyano başında başladığı bir parça, çellonun ve kemanın katılımıyla bambaşka bir hüviyete bürünüyor. Müziğinde gösterişli bir iddia yahut kendisini ispat etme telaşı yok; buna rağmen, birkaç nota ile hafızada yer edecek bir dünya kurma kabiliyeti var.

Grinko’yu her İstanbul ziyaretinde yeniden dinlememizin sebeplerinden biride bu olabilir. Besteleri ilk dinleyişte tanıdık geliyor ama kolay tüketilmiyor. Bir melodiyi bir yerden hatırlıyormuşuz hissine kapılıyoruz; sonra anlıyoruz ki hatırladığımız şey aslında Grinko’nun kendi müziği.

Ve tabii ki o malum an... Sıra Valse’e geldiğinde salondaki kolektif refleks görülmeye değer. Memleketteki her üç kısa videodan birinin arkasında çaldığı için neredeyse milli marşımız haline gelen o melodi başladığında; aynı anda birkaç yüz kişinin “İşte, bunu bekliyorduk” aydınlanması yaşaması az buz şey değil. Tek bir besteyle koca bir ülkenin duygusal hafızasına bu kadar zahmetsizce sızabilmek ciddi bir maharet.

Düzenli dinleyicisi neyle karşılaşacağını zaten biliyor. İlk kez gidecek olanlar içinse bu konserler aslında klasik bir müzik dinletisinden ziyade; İstanbul gürültüsünün ortasında verilmiş 1,5 saatlik bir "mola". Şehir insanının bünyesine iyi gelecek bir doz ithal melankoli almak için harika bir fırsat.

Kısacası Grinko bu hafta sonu yine İstanbul’da. Benim için mesele artık “Gidilir mi?” sorusunu çoktan geçti; asıl soru; bu sefer o canlı atmosferde ruhumu hangi parçaya teslim edeceğim?

Bu hafta şehrin nabzı nerede atıyor? - Resim : 1

Haftanın Tiyatrosu: Inishmorelu Yüzbaşı

İnsanın bir fikre ne kadar inanabileceğinin makul bir sınırı var mıdır; yoksa mesele bir kere “dava” hâline geldi mi akıl usulca kapının önüne mi bırakılır? Martin McDonagh’ın Inishmore’lu Yüzbaşı oyunu, bu suale doğrudan bir cevap vermek yerine seyircinin önüne öyle bir manzara koyuyor ki; insan hem gülüyor hem de dönüp kendi memleketine bakarak içten içe neden bu kadar tanıdık geldiğini düşünmeden edemiyor.

Oyunun merkezinde Kuzey İrlanda’daki siyasal çatışmalar ve bu çatışmaların beslediği fanatizm var. Fakat McDonagh’ın derdi yalnızca silahlı örgütler yahut siyasi şiddetten ibaret değil. Asıl mesele; insanın benimsediği bir fikri sorgulamayı bıraktığı anda başına gelenler. Bir düşünce uğruna mücadele etmek başka, o düşüncenin esiri olmak bambaşka. Aradaki mesafe ise zannedildiğinden hayli kısa.

Üstelik bütün bu kasvetli tabloyu ağdalı bir siyasal drama edasıyla seyretmiyoruz. McDonagh, en ağır meseleleri dahi kara mizahın imbiğinden geçiriyor. Şiddet tırmandıkça sahnenin absürtlüğü de tırmanıyor; seyirci bir yandan kahkaha atarken bir yandan da “Bir dakika, biz az evvel neye güldük?” diye kendini sorgulamak mecburiyetinde kalıyor.

Bugünün dünyasında, hele ki bizim memlekette, insanları doğrudan fikirlerinden ziyade o fikirlere nasıl bir bağnazlıkla bağlandıkları üzerinden düşünmek, fikir ile fikir esareti arasındaki çizgiyi de görünür kılıyor.

Bir siyasi görüşü, bir lideri yahut bir davayı eleştirmekten imtina ede ede sonunda kendi muhakeme kabiliyetimizi de teslim edebiliriz. O noktadan sonra yanlışın yanlış olduğunu söylemek bile sadakatsizlik addedilir. Hâlbuki fikir dediğimiz şey, insanın aklını kullanmasına mani olacaksa fikir olmaktan çıkıp inanç dogmasına dönüşür.

Inishmore’lu Yüzbaşı bu ağır meseleyi seyircinin karşısına bir hüküm cümlesiyle getirmiyor. Daha ziyade; fanatizmin insanı ne derece gülünç ve ne derece acımasız bir hâle getirebileceğini yansıtıyor. Belki de bu yüzden sahnedeki hikâye bittiğinde akılda yalnızca karakterlerin akıbeti kalmıyor; insan ister istemez kendi insanının “Benim tarafım ne yaparsa yapsın doğrudur” sığlığının farklı biçimlerini hatırlıyor.

Sanatın kıymeti biraz da burada yatıyor olsa gerek. Bazen bir tiyatro eseri size ne düşünmeniz gerektiğini telkin etmez; yalnız ve yalnız, düşünmeden inanmanın ne kadar tehlikeli bir vartaya dönüşebileceğini hatırlatır. Gerisini zaten insanın kendi aklına ve vicdanına havale eder.

Bu hafta şehrin nabzı nerede atıyor? - Resim : 2

Haftanın Filmi: Vahşinin Kalbi (Heart of the Beast)

Bu hafta sinemaya gitmek için bahaneye ihtiyacı olanlara fazla zahmet çıkarmayalım; Brad Pitt geliyor. Üstelik bu defa şehirlerin, otomobillerin yahut Hollywood’un alışıldık ışıltısının hayli uzağında; Alaska’nın dondurucu soğuğunda, yanında bir savaş köpeğiyle hayatta kalma mücadelesi veriyor. Vahşinin Kalbi, 2 Ekim Cuma günü itibarıyla vizyondaki yerini alıyor.

David Ayer’in yönetmen koltuğunda oturduğu filmde Pitt; bir askeri uçak kazasından sağ kurtulmayı başaran Özel Kuvvetler subayı James Belmont karakterine hayat veriyor. Bu feci kazanın ardından Belmont’un elinde kalan yegâne varlık ise eğitimli savaş köpeği Odin. Medeniyetten fersah fersah uzak, çetin hava şartlarının amansızca hüküm sürdüğü Alaska coğrafyasında bu iki kader arkadaşı; hem amansız tabiatla hem de giderek tükenen imkânlarla mücadele etmek mecburiyetinde.

David Ayer ile Brad Pitt’in daha evvel Fury filminde birlikte mesai harcamış olmaları da sinemaseverler için ayrı bir merak unsuru. Lakin bu kez karşılarında taarruz eden bir düşman ordusu yok; doğrudan tabiatın kendisi var. Ve malumunuz; tabiatın insanoğluyla pazarlık masasına oturmak gibi bir âdeti hiç bulunmuyor.

İşin sevindirici tarafı ise filmin süresi; yaklaşık 1 saat 41 dakika. Yapım, seyirciyi saatlerce Alaska soğuğunda mahsur bırakıp yormak niyetinde değil; aksine temposunu gayet kıvamında tutuyor.

Kısacası bu hafta sinemada ister Brad Pitt’i izlemek isteyin, ister insan ile hayvan arasındaki o sessiz sadakat üzerine kafa yormak… Vahşinin Kalbi, macera tarafıyla da duygusal tarafıyla da hafta sonu için iyi bir seyirlik vadediyor.

Bu hafta şehrin nabzı nerede atıyor? - Resim : 3

Haftanın Sergisi: Barbaros Hayreddin Paşa (1478-1546): Midilli’den Preveze’ye Osmanlı Deniz Gücünün Yükselişi

Türk tarihine bakarken bazı isimleri yalnızca bir devrin yahut bir devletin sınırları içine hapsetmemek gerekir. Türk milleti; asırlar boyunca yetiştirdiği ulu şahsiyetler, kurduğu cihanşümul devletler ve bağrından çıkardığı kahramanlarla tarih sahnesinin sarsılmaz bir sütunu olmuştur. Barbaros Hayreddin Paşa da bu büyük ve muazzam mirasın denizlerdeki en kudretli temsilcilerinden biri. Adını duyduğumuzda yalnızca bir kaptan-ı deryayı değil, Türk denizciliğinin Akdeniz’de söz sahibi olduğu ve cihan devletinin bayrağını dalgalandırdığı bir dönemi hatırlıyoruz.

Barbaros Hayreddin Paşa’nın vefatının 480. yılı münasebetiyle hazırlanan “Barbaros Hayreddin Paşa (1478-1546): Midilli’den Preveze’ye Osmanlı Deniz Gücünün Yükselişi” sergisi, İstanbul Deniz Müzesi’nde ziyaretçilerini bekliyor. Sergi, Barbaros’un hayatını anlatırken Osmanlı donanmasının gelişimini ve Preveze’ye uzanan süreci farklı eserler üzerinden ele alıyor.

Burada asıl dikkate değer taraf, serginin Barbaros’u yalnızca savaşlar ve zaferler üzerinden okumaması. Portreler, minyatürler, silahlar, seyir aletleri ve arşiv malzemeleriyle bir dönemin denizcilik kültürünü bütünüyle önümüze seriyor. Zira Türk’ün büyük tarihî başarılarının arkasında yalnızca bilek gücü ve cesaret değil; bilgi, teknik, teşkilat ve yetişmiş insan gücü bulunuyor.

Bir denizciyi tarihe geçiren tek şey kaç gemiyle savaştığı değildir. Denizleri okuyabilmek, doğru zamanda doğru kararı verebilmek, bir donanma kültürü inşa edebilmek ve bunu devlet aklıyla birleştirebilmek tarihin seyrini değiştirir. Sergide yer alan 16. yüzyıla ait “Methiye-i Barbaros” levhası da tam olarak buna işaret ediyor; Barbaros’un hikâyesinin yalnızca kılıçtan ve gemiden ibaret kalmadığını, sanata ve hafızaya da uzandığını gösteriyor.

Serginin hemen yanı başında Barbaros Hayreddin Paşa’nın türbesi var. Yanı başındaki bir müzede tarihini izlediğiniz kişinin birkaç adım sonra türbesine ulaşabilmek, İstanbul’a mahsus o muazzam hissi tekrar hatırlatıyor; geçmiş, burada cam vitrinlerin arkasında beklemiyor, aksine şehrin kılcallarında yaşamaya devam ediyor.

Bu hafta sonu yolu Beşiktaş’a düşenler için güzel bir vesile. Hem Barbaros’u daha yakından tanımak hem de Türk denizcilik tarihinin nasıl muhteşem bir birikim üzerine kurulduğunu bizzat görmek için İstanbul Deniz Müzesi’ne uğranabilir. Zira şanlı tarihimizin köşe taşlarını oluşturan bu isimleri yalnızca anmak değil, hangi dünyayı mümkün kıldıklarını ve bizlere bıraktıkları şerefli mirası kavramak gerekiyor.

Bu hafta şehrin nabzı nerede atıyor? - Resim : 4