Yıl 1824.

Beethoven 9. Senfoni’yi tamamladı.

Beethoven, 9. Senfoni’nin ilk seslendirilişi için Viyana’da sahneye çıktığında işitme duyusunu büyük ölçüde kaybetmişti. Konser bitip salon alkışlarla ayağa kalktığında ise Beethoven hiçbirini duyamadı. Solistlerden biri onu nazikçe tutup salona döndürmese, arkasından kopan o tarihi kıyametin bile farkına varamayacaktı. Bir düşünsenize; tek bir notayı bile duyma şansı kalmamış bir dahi, insanlık tarihinin en büyük başyapıtlarından birine imza atmıştı.

Fakat o gün, salondakileri bekleyen tek sürpriz Beethoven'ın durumu değildi…

Çünkü Beethoven, o güne kadar senfonilerde pek görülmeyen bir şeyi yaparak son bölüme insan sesini dâhil etti. Koro ve dört solist sahneye çıkarak Friedrich Schiller’in “Neşeye Övgü” şiirinden dizeler söylediler. Bugün hepimizin bir yerlerden mutlaka duyduğu o meşhur melodi de işte buradan geliyor. Hatta biraz daha ileri gidersek; Beethoven’ın 1824’te yazdığı bu melodi, 1985’ten beri Avrupa Birliği’nin marşı olarak kullanılıyor. Yani 200 yıl önce Viyana’da çalınan bir senfoninin melodisi, bugün Avrupa’nın resmî sembollerinden biri.

O dönemden bu yana iki asır geçti. İmparatorluklar yıkıldı, devletler kuruldu, müzik değişti, plak çıktı, kaset çıktı, Spotify çıktı… Beethoven hala çalıyor.

Ve biz, 2026’da İstanbul’da yeni sanat sezonunu yine onunla açıyoruz.

Schiller’in dizeleriyle birleşen o insanüstü vokaller salonda çınlamaya başladığında, eserin neden iki asırdır eskimediğini bir kez daha anlıyorsunuz. Mutlak bir sessizliğin içinden çıkıp binlerce insanın ruhuna dokunan bu kolektif coşku, dijital platformlardaki kulaklık deneyimleriyle kıyaslanamayacak bir canlılıkta.

O yüzden bu hafta sonu ajandanıza bir çizik atın ve kendinize bu akustik şöleni armağan edin. Bilet bulmak her zamanki gibi biraz reflekse ve şansa bakıyor olabilir, ama yakaladığınız an kaçırmayın.

Beethoven çalıyor, Shakespeare güldürüyor: İstanbul’da bu hafta şehre başka bir yerden bakın - Resim : 1

Haftanın Tiyatrosu: Şirreti Evcilleştirmek

William Shakespeare’in The Taming of the Shrew metni, dilimize uzun yıllar “Hırçın Kız” diye yumuşatılarak aktarıldı. Sanki ortada sadece hafifçe tırnaklarını çıkaran sevimli bir karakter varmış gibi… Oysa Şirreti Evcilleştirmek, adının hakkını veren çok daha sert bir hikâye anlatıyor. Çünkü “shrew”, bugün kulağa gelen “hırçın”dan biraz daha sert. Eski İngilizcede huysuz, kavgacı, başına buyruk, hatta ağzı bozuk kadınlar için kullanılan küçültücü bir ifade. Yani Shakespeare’in başlığında mesele, huysuz bir kadını uslandırmak değil; doğrudan bir “şirreti” evcilleştirmek.

Oyunun merkezinde de Katherina var. Sivri dilli, öfkeli, başına buyruk olduğundan evlenilemez denilen karakterimiz için etrafındakilerin çözümü belli; onu susturacak, hizaya getirecek bir erkek bulmak.

Derken Petruccio çıkıyor ortaya.

Petruccio’nun Katherina’yı “hizaya getirme” metodu ise günümüz gözüyle bakınca tam bir psikolojik harp dersi. Yemek yedirmemek, uyutmamak, söylediği her şeyin aksini iddia etmek, onu kendi algısından bile şüphe eder hâle getirmek… Bugün ilişki koçlarının videolarında uzun uzun anlattığı “gaslighting”, psikolojik manipülasyon gibi ne varsa, Petruccio bunların ilkel ama gayet etkili bir versiyonunu 1590’larda sahnede uyguluyor.

Klasik okumada karşımıza çıkan şey, Petruccio’nun sonunda Katherina’yı “ehlileştirmesi”. Fakat Moda Sahnesi bu hikâyeyi alıp önümüze öylece koymuyor. Oyundaki ataerkil düzeni, didaktik bir ciddiyete saplanmadan, yüksek tempolu bir mizahla kurcalıyor. Bir noktadan sonra insanın aklına ister istemez “Kimi, kimin kurallarına göre eğitmeye çalışıyorsunuz?” Demek geliyor

Katherina’nın o meşhur final tiradı da bu yüzden ayrıca ilginç. Sahnede öyle bir noktaya geliyor ki, “Gerçekten teslim mi oldu, yoksa oyunu kuralına göre oynayıp elindeki kartları mı kullanıyor?” diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Özetle; lafını esirgemeyen, izleyeni koltuğunda biraz huzursuz eden ama bunu yaparken kahkahayı da eksik etmeyen bir Shakespeare izlemek istiyorsanız, bu hafta rotayı Moda’ya kırabilirsiniz.

Çünkü dört yüz küsur yıl önce yazılmış bir oyunda bile, “şirret” denilen kadının neden şirret ilan edildiğini düşünmeye başladığınız anda, mesele Shakespeare’in döneminden çıkıp bugüne geliyor.

Beethoven çalıyor, Shakespeare güldürüyor: İstanbul’da bu hafta şehre başka bir yerden bakın - Resim : 2

Haftanın Filmi: Tavuk (Hen)

Bu haftaki önereceğim filmin başrol oyuncusu tavuk, evet yanlış okumadınız tavuk…

Ama öyle sevimli, çocukları eğlendirmek için filme iliştirilen, paytak paytak yürüyen bir tavuk değil.

György Pálfi’nin yönettiği Tavuk, kamerayı doğrudan tavuğun göz hizasına indirip koca insan dünyasına oradan bakıyor. Üstelik bizim tüylü kahramanımız tıpkı bizler gibi hayatta kalmanın, özgürlüğün ve güvenli bir liman bulmanın peşinde.

Hikâye, endüstriyel çiftlikten kaçmayı başaran bir tavuğun Yunanistan kıyılarındaki eski bir restoranın avlusuna sığınmasıyla başlıyor. Çiftlikten kurtulmuştur ama asıl mevzu şimdi başlar. Çünkü yeni sığındığı yerde de kendisini başka bir düzen, başka kurallar ve başka bir hiyerarşi beklemektedir. Bir yandan yumurtalarını koruyup anneliğe hazırlanırken, bir yandan da etrafındaki insanların kendi çapındaki hayatta kalma mücadelelerine tanıklık eder.

Filmin omurgasını oluşturan tercih ise; Pálfi tavuğu asla insanlaştırmıyor. Tam tersine, dünyayı onun perspektifinden gösteriyor. Böylece insanların devasa sandığı dertleriyle bir tavuğun yumurtalarını koruma telaşı aynı kadraja giriyor. Bir noktada durum absürt bir komediye dönüşürken, hemen ardından hiç de komik olmayan sert bir gerçeklikle karşılaşıyoruz.

Çünkü bir kümesten kaçmak, başka bir hiyerarşinin içine girmeyeceğiniz anlamına gelmiyor. Her kümesin kendi ağaları, kendi kuralları ve bu sistemden nemalananları var. Tavuk bunu çözmeye çalışırken biz de ekranda kendi düzenimizi izliyoruz aslında. Ve işin acı tarafı, o dünyaya bakınca pek çok şey fazlasıyla tanıdık geliyor.Beethoven çalıyor, Shakespeare güldürüyor: İstanbul’da bu hafta şehre başka bir yerden bakın - Resim : 3

Filmin en güzel yanı sanırım burası “bakın biz mülkiyet ve toplum eleştirisi yapıyoruz” diye göze parmak sokmuyor. Bir tavuk kaçıyor, yeni bir yere sığınıyor, hayatta kalmaya çalışıyor; biz de izlerken haliyle kendi hayatımızdaki kuralları sorgulamaya başlıyoruz.

Bu arada öyle CGI veya bilgisayar efektleriyle yaratılmış bir sanal tavuk izlemiyoruz. Yapım ekibinin aktardığına göre başroldeki performansı sekiz farklı tavuk paylaşmış.

Toronto ve İstanbul film festivallerinden mansiyonla dönen bu 96 dakikalık film, absürt olduğu kadar son derece dokunaklı. İnsanoğlunun kurduğu o karmaşık sistemleri anlamak için bazen başımızı eğip bir kümese bakmamız yetiyor...

Haftanın Sergisi: Zaman Mekân Geometri

İstanbul’u İstanbul’dan çıkarmak mümkün mü?

İtalyan fotoğraf sanatçısı Olivo Barbieri’ye bakarsanız, fazlasıyla mümkün.

Barbieri yaklaşık kırk yıldır fotoğrafın o en gıcık, en temel sorusuyla oynayıp duruyor “Baktığımız şey gerçekten gördüğümüz şey mi, yoksa fotoğrafçı bize sadece görmemizi istediği illüzyonu mu satıyor?”

Yöntemi basit ama etkisi muazzam şehirleri metrelerce tepeden çekiyor, ölçekleri birbirine katıyor, odağıyla oynuyor ve o devasa metropolleri bir anda oyun hamurundan yapılmış maketlere ya da tuhaf soyut tablolara dönüştürüyor. Kadraja bakarken "Ben burayı çok iyi biliyorum" özgüveniyle başlayıp iki saniye sonra "Peki burası tam olarak neresi?" şaşkınlığına düşüyorsunuz.

İşin en cazip tarafı ise bu kez Barbieri’nin merceğinde sadece uzak coğrafyalar yok. Türkiye’ye özel hazırlanan bölümde Efes, Aphrodisias, Hierapolis ve Laodikeia gibi Antik Anadolu ören yerleri de nasibini almış. Binlerce yıllık o heybetli taşlara bu kez sıkıcı bir tarih dersi edasıyla değil; perspektifle, ölçekle ve algıyla çocuk gibi oynayan bir adamın gözünden bakıyoruz.

Beethoven çalıyor, Shakespeare güldürüyor: İstanbul’da bu hafta şehre başka bir yerden bakın - Resim : 4

Tabii bir de İstanbul meselesi var. Her gün trafiğinde çürüdüğümüz, sokaklarını ezbere bildiğimizi sandığımız o devasa kaos… Barbieri kamerayı yukarıya diktiğinde şehir bir anda tanıdıklığını kaybedip yabancılaşıyor. Minareler, gökdelenler, yollar ve Boğaz hâlâ yerli yerinde ama aralarındaki ilişki bambaşka bir boyuta geçiyor.

Tam burada serginin derdiyle yüzleşiyoruz; bazen bir şeyi gerçekten anlayabilmek için ondan biraz uzaklaşmak, mesafeyi korumak gerekiyor.

Fotoğrafların karşısında dururken sadece kadraja değil, kendi algınıza da hafiften bir şüpheyle yaklaşmaya başlıyorsunuz. Çünkü her gün baktığımız şeyler, nereden baktığımıza göre biçim değiştiriyor.

Belki de bu şehrin (ve bizim) zaman zaman ihtiyacı olan şey tam olarak bu aynı kaosa biraz yukardan ve başka bir kafayla bakabilmek. Hafta sonu Rumelihisarı tarafına yolunuz düşerse, kendi bakış açınıza bir yenisini eklemek için mutlaka uğrayın.