Bosna-Hersek üçlemesinin son halkasındayız.
Ülkenin bağımsızlık hikayesini ve bir o kadar da ilginç yönetim biçimini en anlaşılabilir ifadelerle açıklamaya çalışacağım.
Öncelikle; ülke yönetimi hakkında oldukça ilginç bilgiler aktarmak istiyorum.
Bölgede yaşanan sarsıcı olaylar ve zorunlu barış süreci, ülkenin siyasi görüntüsüne etkin bir şekilde yansımış durumda.
Ülkenin siyasi yapısı, 1995 yılında imzalanan Dayton Barış Anlaşması'na göre oluşturulmuş.
Söz konusu anlaşma ve ekleri ile ülkenin aynı zamanda devlet sistemi ve Anayasası hazırlanmış.
Bosna-Hersek, biri Bosna-Hersek Federasyonu, diğeri Sırp Cumhuriyeti olmak üzere iki entite ile Boşnak, Hırvat ve Sırp olmak üzere üç kurucu halktan ve ayrı bir yönetimi bulunan Brçko Bölgesi'nden oluşuyor. Boşnak ve Hırvatların oluşturduğu Bosna-Hersek Federasyonu içerisinde ayrıca 10 kanton bulunuyor.
Üç kurucu halkın yöneticileri tarafından uzlaşılamayan durumlarda ise Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından seçilen Bosna-Hersek Yüksek Temsilciliği nihai kararı belirliyor.
Kendi aralarında çoğunlukla anlaşamadıkları içinde, tek patron Bosna-Hersek Yüksek Temsilcisi diyebiliriz.
Peki ne oldu da bu noktaya gelindi?
1917'deki Rus Devrimi ile başlayan ve Sovyetler Birliği'nin kurulmasıyla sonuçlanan sosyalist yönetim, İkinci Dünya Savaşı'nı sona erdirmesinin ardından bir süper güce evrildi.
Sovyet yönetimi, Nazi Almanyası'ndan kurtarılan bölgelerde, uzun yıllar 'Demir Perde' ülkeleri olarak anılacak bir etki alanı yarattı. Tabii bu etki Balkanlar'da da karşılık buldu.
Sosyalizm (ya da komünizm) yanlısı Slavlar, İkinci Dünya Savaşı'nda işgal edilen topraklarını geri almak için, Josip Broz (namı diğer Tito) başta olmak üzere bir direniş hareketini teşkilatlandırmaya başladı.
Düzensiz silahlı kuvvetlerden (Partizanlar) meydana gelen bir ordu kurarak devrim hükümetinin başına geçen Tito (sanılanın aksine sadece bir lakap) Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'ni kurarak ülkedeki monarşi yönetimine son verdi.
Devlet yönetiminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) modeli esas alındı.
Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti çatısı altında;
Bosna-Hersek Sosyalist Cumhuriyeti, Hırvatistan Sosyalist Cumhuriyeti, Makedonya Sosyalist Cumhuriyeti, Karadağ Sosyalist Cumhuriyeti, Slovenya Sosyalist Cumhuriyeti, Sırbistan Sosyalist Cumhuriyeti, Voyvodina Özerk Sosyalist Bölgesi ve Kosova Özerk Sosyalist Bölgesi özyönetim anlayışıyla bir araya geldi.
Yugoslavya'da sosyalist bir rejim uygulanması üzerine Avrupa, Tito'dan desteğini geri çekti.
Kısa bir süre sonra, SSCB ile olan ilişkileri de bozulan Tito yönetimi yine de ülkenin yönetim modelinde değişikliğe gitmedi. Yaşamını yitirdiği 1980 yılına kadar da ülkesini bir arada tutmak için önemli bir çaba sarf etti. Ölümünün ardından, tüm ülkeyi bir arada tutan güçlü bağ da kayboldu.
Tito'nun ardından geçen 10 yıl içerisinde, yönetimin işlevsizliği, bozulmanın ve dağılmanın önünü açtı. Etnik huzursuzluklar ve milliyetçilik hareketler de yavaş yavaş ön plana çıkmaya başladı.
Sovyetler'in 'süper güç' vasfını kaybetmesi, sosyalist yönetim anlayışındaki başarısızlık, Batı'nın ekonomik olarak güçlenmesi, ülke içindeki sosyalist cumhuriyetlerde siyasi değişimlerin yaşanmasına ve bağımsızlık yanlısı seslerin yükselmesine yol açtı.
Katolik inancını benimseyen Slovenya ve Hırvatistan'ın, Katolik Batı tarafından desteklenmesi, bağımsızlık yanlılarını harekete geçirdi.
Sırpların, bölgesel liderliğini tarihsel geçmişine dayandırdığı, diğer Slav halklarının doğal lideri olduklarına dair inancı, bağımsızlık rüzgarlarının estiği dönemde oldukça sert bir şekilde kendisini hissettirdi.
Yugoslavya'nın dağılma sürecinde; Slovenya; 10 günlük bir savaşın ardından bağımsızlığına kavuştu. Hırvatistan'ın ayrılık hikayesi, 4 yıl süren bir savaş ve 22 bin kaybın ardından tamamlandı. Aynı tarihte bağımsızlık kararı alan Makedonya'da (Kuzey Makedonya) ise tek bir kurşun bile atılmadı.
Slovenya, Hırvatistan ve Makedonya'nın ardından bağımsızlığını ilan edeceğini açıklayan Bosna-Hersek ise tarihin en kanlı ayrılık hikayelerinden birine sahne oldu. Karara sert tepkiyi hem Bosna-Hersek'teki Sırplar, hem de Yugoslavya'nın doğal varisi olduğunu düşünen Sırbistan gösterdi.
Aliya İzzetbegoviç önderliğindeki Bosna-Hersek, tüm sert tepkilere ve tehditlere karşın 3 Mart 1992'de bağımsızlığını ilan etti. Bu karar, onarılamaz bir kötülüğün de kapısını araladı. Önce yerel çatışmalar, ardından savaşa evrilen süreç, sonunda korkunç bir ortak hafızanın oluşturulmasına katkıda bulundu.
Kadınların, sadece kızıl saçlı oldukları için 'cadı' olarak tanımlandığı ve yakılarak öldürüldüğü Orta Çağ karanlığından farklı olmayan bir 'Boşnak avı' başlatıldı. O kadar çok masum kanı döküldü ki, savaşın etkileri hala belirgin bir şekilde hissediliyor.
Bosna-Hersek toprakları içerisindeki demografik yapı ve inanç sistemindeki çeşitlilik savaşın ana gövdesini oluşturdu.
Daha fazla parçalanmak istemeyen ve Slav halkının liderliğini kaptırmak istemeyen Sırplar, aşırı korumacı tavrı ile şiddeti araçsallaştırarak, Balkanlar'ın Slav kanı ile boyanmasına yol açtı.
Aşırı saldırganlık ve kasten öldürmenin kitlesel boyutlara ulaşması, sonunda küresel bir tepkiye yol açtı. Uluslararası güçlerin devreye girmesi ve savaşı zorla bitirmeye zorlaması sonucunda, herkesin hak iddia ettiği coğrafyada ilginç bir formül üzerinde, taraflara Dayton Barış Anlaşması zorla kabul ettirildi.
Bugün; Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar tek bir çatı altında birbirleri ile zoraki bir şekilde yaşıyor.
İlk kaotik ortamda, kolayca bölünmeye yol açacak şekilde tasarlanmış bir ülke haritasına ve dönüşümlü bir yönetim anlayışına sahipler.
Tek bir cümlede özetlemek gerekirse; Bosna-Hersek, teknik olarak aslında hala bir 'Mini Yugoslavya'
Artık savaşı ve izlerini geride bırakarak turumuza devam etmek için, kapsamlı Bosna-Hersek dosyasını burada noktalıyoruz.
Bir sonraki ülkede görüşmek üzere.