“Sayın Cumhurbaşkanımıza ve onun ülkemizin bağımsızlığı için gece gündüz çalışan ekibine olan saygım, sevgim ve inancım sonsuzdur.”

Bu cümleler, bugün Türkiye sermaye piyasalarını sarsan soruşturmanın merkezindeki isimlerden birine ait.

Üstelik yalnızca Cumhurbaşkanı'na duyulan sevgiden söz edilmiyor. Ardından “yerli ve milli duruşumuzu kararlılıkla sürdüreceğiz” deniliyor.

Ne kadar tanıdık değil mi?

Finans dünyasında “yerli ve milli” kavramının bir yatırım stratejisi olmaktan çıkıp bir güven mekanizmasına dönüştürülmesi meselesinden söz ediyorum.

İddialara ve soruşturma dosyasına konu olan yapıya baktığımızda, kendi çevresindeki bazı hisselerin fonlar aracılığıyla yatırımcılara taşındığı, bu hisselerin olağanüstü oranlarda değer kazandığı ve sisteme sürekli yeni para girişi oldukça çarkın döndüğü bir yapı tartışılıyor.

Hisse yükseliyor, fon yükseliyor, yatırımcı kazanıyor. Yatırımcı kazandıkça çevresine anlatıyor. Yeni yatırımcı geliyor. Yeni para geldikçe sistem büyüyor.

Ta ki yeni para gelmemeye başlayana kadar...

Ponzi tipi yapıların en büyük sırrı zaten budur. Sistem para kazandırdığı sürece kimse mekanizmanın nasıl çalıştığını fazla sorgulamaz. Herkes kazandığını gördüğü için soru sormak gereksiz hale gelir.

Ta ki müzik durana kadar.

Bugün müzik durdu.

SPK müdahale etti. Soruşturmalar başladı. Gözaltılar ve tutuklamalar geldi. Bazı şüpheliler hakkında yurtdışına çıkış tedbirleri uygulandı. Fonların önemli bölümünde parası kalan yatırımcılar ise şimdi ne zaman ve ne kadar paralarını geri alabileceklerini bekliyor.

Ortada yüz binlerce, hatta mağduriyetin boyutuna ilişkin farklı hesaplamalar dikkate alındığında çok daha geniş bir yatırımcı kitlesini ilgilendiren devasa bir sorun var.

Fakat bence bu hikâyenin en önemli tarafı para değil.

Asıl mesele, Türkiye'de iktidarın gücünü arkasına aldığı izlenimi veren birine gerçekten dokunulabiliyor olmasıdır.

Çünkü yıllardır oluşan algı şuydu:

“Buna kimse dokunamaz.”

Neden?

Çünkü siyasetle kurulan ilişkiler, kullanılan dil, verilen mesajlar ve “yerli-milli” söylemi üzerinden böyle bir güç algısı yaratıldığı iddia ediliyordu.

Ben bu yapıyı ve bu kişiyi eleştiren ilk gazetecilerden biri oldum. Bunun bedelini de ödedim. Hakkımda yapılan suç duyuruları oldu. Sosyal medya hesabımla ilgili erişim engeli kararı uygulandı. Hakkında olumsuz haber çıkan bazı içeriklerin de hukuki yollarla engellendiğine defalarca tanık olduk.

Bir gazeteci için bundan daha tehlikeli bir atmosfer olabilir mi?

İnsan bir noktadan sonra “Acaba bir sonraki adım ne olacak?” diye düşünmeye başlıyor.

İşte tam da bu nedenle bugün yaşananları sadece bir fon operasyonu olarak görmüyorum.

Bu, aynı zamanda Türkiye'de “iktidarın elbisesini giyinenlerin” dokunulmaz olduğu algısının sınanmasıdır.

Kimse AKP'li olmakla, Cumhurbaşkanı'na destek vermekle, “yerli ve milli” demekle suçlanamaz. Bunlar siyasi tercihlerdir ve herkesin hakkıdır.

Ama bir finansal yapının üzerine siyasi bir kimlik geçirilerek yatırımcı nezdinde güven oluşturuluyorsa, burada artık başka bir tartışma başlar.

Çünkü para, siyasi slogan dinlemez.

Bilanço ister.

Nakit akışı ister.

Gerçek değer ister.

Likidite ister.

Şeffaflık ister.

Bir hissenin gerçek değeri 10 lira ise onu siyasi söylemlerle 3 bin liraya çıkartamazsınız. Çıkartırsanız bir gün birileri o 3 bin liranın gerçekten 3 bin lira olup olmadığını sorar.

İşte o gün bütün büyü bozulur.

Vatandaş bile bile neden girdi bu sisteme?

Bu soru mutlaka sorulacak.

Ama aynı soruyu Banker Kastelli döneminde de sorduk. Çiftlik Bank'ta da sorduk. Yüksek getiri vaadiyle insanları cezbeden her sistem çöktüğünde aynı soruyu soruyoruz.

“İnsanlar neden inandı?”

Bence eksik soru bu.

Asıl soru şu:

İnsanların inanmasını sağlayan ortam nasıl yaratıldı?

Çünkü sıradan vatandaşın finansal sisteme güvenmesini sağlayan yalnızca faiz oranı değildir. Bazen bir tabela, bazen bir ünlü isim, bazen devletle kurulan ilişki algısı, bazen de “yerli ve milli” söylemi güven unsuru haline getirilebilir.

Ve eğer denetim mekanizması zamanında çalışmazsa, bu güven milyarlarca liralık bir çarka dönüşebilir.

Şimdi o çark kırıldı.

Ortada çok büyük bir fatura var.

Fonlarda parası kalan insanlar bekliyor.

Bazı hisseler gerçek değerlerine doğru sert biçimde geriliyor.

Yatırımcılar “Paramı ne zaman alacağım?” diye soruyor.

Ve Türkiye sermaye piyasaları bir kez daha aynı gerçekle karşı karşıya:

Yüksek getiri vaadi kadar, o getirinin nasıl üretildiğini de sorgulamak gerekiyor.

Ama bundan daha önemlisi şu:

Türkiye'de hiç kimse siyasi kimliğinden, iktidara yakınlığından ya da kendisini “yerli ve milli” olarak tanımlamasından dolayı dokunulmaz olmamalı.

Eğer bugün gerçekten dokunulabiliyorsa, bundan çıkarılması gereken en önemli ders budur.

Çünkü hukuk herkese dokunabiliyorsa hukuk vardır.

Finansal denetim herkese dokunabiliyorsa sermaye piyasası vardır.

Ve siyasi elbise çıkarıldığında geriye yalnızca yapılan iş kalıyorsa, işte gerçek hesaplaşma o zaman başlar.

Cin işi mi?

Fon işi mi?

Yoksa yıllarca kimsenin dokunamayacağı düşünülen bir güç algısının yarattığı büyük bir finansal illüzyon mu?

Bence bugün asıl konuşmamız gereken mesele budur.